Category: Life


Bu yazı 2008’de Çokbilmiş Özne içinde yayınlanmış olan ‘Madunların Küstahlığı’ yazısının içinden alınmış ve küçük değişikliklerle ‘madun’ ve ‘lümpen’ kavramları arasındaki tekinsiz ve tehlikeli ilişkileri tartışmayı hedefleyen bağımsız bir denemeye dönüştürülmüştür. Bu paylaşımı yapmak için beni kışkırtan, Metin Solmaz’ın Duvar’da yayınlanan ‘Nedir Lümpen? Lümpen Emektir’ başlıklı yazısı oldu. Yanlış anlaşılmasın, maksadım eleştirmek ya da karşı çıkmak değil, destek olmak; nitekim Solmaz’ın yazısının bütünündeki halet-i ruhiyeye neredeyse tümüyle katılıyorum. Maksat tartışmayı genişletmek ve dolaylı yoldan da olsa, son zamanlarda hepimizin gündemini bir şekilde işgal eden ‘popülizm’ tartışmasına bağlamak.


 

Zaman zaman içine belirli bir olumlama dozu da katarak ‘aç sınıfın laneti’ dediğimiz şey, yani madun kesimlerin öfkeli, yıkıcı davranışları, devrimci, dönüştürücü olmaktan ziyade intikamcıdır. Kuşkusuz bu noktada sözünü ettiğimiz kesim daha belirli ve sınırlı bir madun tabakası, geniş anlamda ‘halk’ diyebileceğimiz çoğunluğun içinden ve ona sığınarak konuşan, ama sesi çok çıkan ve kolayca görünür olan kesim; henüz proleter olamamış / asla proleter olmayacak, ancak gene de yoksul, eğitimsiz, iktidarsız olan kesim, yani kısacası, 19. yüzyılda lümpenproletarya olarak tanımlanan sınıf.

Kişisel olarak deneyimlediğim bir örnek bu sınıfın davranış biçimi hakkında daha iyi fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir: İstanbul orta sınıfının ve aydın çevresinin şehri terkettiği yaz aylarına denk düşen bayram günlerinde, şehir merkezi, özellikle de Beyoğlu, ‘varoşlardan’ gelen gençler tarafından neredeyse istila edilir. Bu bölgenin müdavimleri tatildedir, onların yerini ise ‘madunlar’ almıştır. Bu ‘madunlar’ genellikle 15-25 yaşları arasındadır ve neredeyse hepsi de erkektir. Topluca yürürler, etraflarına ürkek ve düşmanca bir tavırla bakarlar ve her fırsatta sözlü ya da fiili cinsel tacizde bulunmaya eğilimlidirler. Böyle bir günde Beyoğlu’nda yürürken, 15-20 kişilik bir ‘madun delikanlı’ grubuyla karşılaştım. Birbirlerine sokulmuş, blok halinde yürüyorlardı ve ortada görünür bir neden olmamasına rağmen son derece öfkeliydiler. Yürüyüşlerinin bir noktasında topluca slogan atmaya başladılar. Attıkları slogan şuydu: ‘Sikilmiş sosyete!’ Şimdi, bu öfkenin haklı nedenleri olduğu, o sloganın anlaşılabilir olduğu söylenebilir. Bu delikanlı grubuna sınırlı bir sempati bile duyulabilir. Ancak tarif ettiğim durumdaki çok temel ve çok vahim bir yanlış görüldüğünde, bu madun davranışının gerisinde yatan tekinsiz ve dehşet verici sır da çözülebilir hale gelir: Bu sloganın atıldığı gece, Beyoğlu’nda sosyete filan yoktu. Orada olanlar alt-orta sınıftan insanlar, uzun saçlı rock’çu gençler, tatile gitmemiş/gidememiş bohem entelektüeller ya da tıpkı o gençler gibi bu ‘eğlence mekânını’ merak edip gelmiş alt- ya da orta-orta sınıftan genç kızlar ve delikanlılardı. Ancak bizim madun varoş delikanlılarının gözünde bunların tümü (ki bu ‘bunlar’a ben de dahildim), ‘sosyete’ idi. Oysa ‘sosyete’ o sırada güneyde bir yerlerde, gece kulüplerinde ve diskolarda eğleniyordu. En seçkinleri zaten yurt dışındaydı. İstanbul’da kalanlar ya o gençlerin kapısının önünden bile geçemeyeceği eğlence yerlerinde, ya da yüksek güvenlikli, korumalı ve güvenlik kameralı sitelerindeydiler. ‘Sikilmiş sosyete!’ sözlü tacizine maruz kalan bizler ise sosyete filan değildik.

Eğer bu hedef kaymasının nedeninin masum bir yanlış değerlendirme, kendisinden olmayan herkesi düşman sayma, ya da öfkesini elinin ulaşabileceğinden çıkarma gibi ‘anlaşılabilir’ bir şey olduğuna inansaydım, sorun olmazdı. Ama o madun gençlerin önemli fantazilerinden birinin gerçek sosyetenin eğlence yerlerinde ya da yüksek güvenlikli sitelerinde güvenlik görevlisi ya da fedai olmak ve o gece ‘sosyete’ dedikleri orta sınıf üyelerini çoğunlukla maksadını aşan bir şiddetle bu yerlerin kapısının önünden bile geçirmemek olduğunu düşündüğümüzde, ‘aç sınıfın laneti’ mitinin büyüsü de bozulur. Madunların id-kötülüğü[i] hemen hemen her zaman en ayrıcalıklı sınıfların uzun vadeli amaçları için istihdam edilebilir ve hemen hemen her zaman ortadaki sınıf ve tabakalara, uzun vadede de bu toplumsal yapıyı değiştirmeyi hedefleyenlere yönelir.

Çünkü ‘madunlar’, yani sınıfsal olarak değil de yalnızca yoksullukları/yoksunlukları ile tanımlanan kesimler, ve esas olarak da bunların içindeki, en çok bağırdığı ve göründüğü için diğerlerini temsil ediyormuş gibi görünen azınlık, yani lümpenler, bu toplumsal yapının değişmesini değil, sürmesini isterler. Daha doğrusu bu toplumsal yapının sürmediği bir durumu hayal edemezler. Çünkü yalnızca bu hakimiyet ilişkisi ile/içinde tanımlanmışlardır, dolayısıyla bu hakimiyet ilişkisinin ilga olduğu bir durum, onların işgal ettiği konumu da ortadan kaldıracak, onları bir anlamda yok edecektir. Madun konumunda olmanın öfkesi, o çok güçlü ve tehlikeli toplumsal potansiyel, içinde madun oldukları yapıyı değiştirmeye değil de, intikam almaya yöneldiğinde ise, aynı hakimiyet ilişkisini yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz: Yenilseler de, geçici zaferler de elde etseler, birilerinin ötekilere sistemli ve tutarlı olarak kötülük edebildiği, onları ezebildiği, aşağılayabildiği ve sömürebildiği bir toplumsal yapının savunucusu olurlar ister istemez. Çünkü bu toplumsal yapı bir değişse, intikam şansları da ellerinden alınacaktır.

Kapitalizm onları ideolojik olarak en rahatça ve en ilksel yerden (id-kötülüğünden) yakalayabildiği için, en kolay yönlendirilebilen/kullanılabilen kesim de onlardır. Nitekim, Marx ve Engels bu potansiyeli daha 1848’de, Manifesto’da görüp gerekli uyarıyı yaparlar:

‘Tehlikeli sınıf’ [lumpenproletariat], toplumun süprüntüleri, eski toplumun en alt katmanlarından atılmış olan ve pasif bir biçimde çürüyen kitle, şurada burada proleter devrimi tarafından harekete geçirilebilir; ancak hayat şartları onu daha ziyade gerici entrikaların rüşvetle satın alınabilen aracı haline getirmeye eğilimlidir.[ii]

Yani kısacası, ‘en fazla sömürülen, en mağdur olan, en devrimci olacaktır,’ denklemi temelinden yanlıştır. Devrimciliğin, ya da dönüştürme iradesinin, sömürülmekle, zulmedilmekle, aşağılanmakla, yok sayılmakla hiçbir kategorik nedensel ilişkisi yoktur. Bütün bunlar sizi öfkeli, kindar, intikamcı ya da isyancı yapabilir, ama devrimci yapamaz. Kuşkusuz kendine ‘devrimci önderlik’ vehmeden birileri, bu öfkeyi, kini ve isyancı, patlayıcı potansiyeli madunların iradelerinin dışında ve üstünde yönlendirebilecekleri, bunları devrimci bir mecraya akıtabilecekleri hayalini kurabilir. Ancak sular durulduğunda yönlendirilenlerin, kullanılanların kendileri olduğunu göreceklerdir. 1792–96 arasında Jakobenler ‘kara kalabalığın’ öfkeli, isyancı potansiyelini devrimi kalıcılaştırmak için kullandıklarına inanıyorlardı; oysa kendileri o kalabalığın kininin oyuncağı oldular, sırf o doymak bilmeyen, nesnesi belirsiz, intikamcı arzuyu tatmin etmek için sonu gelmeyen idam kararları verdiler, sonunda kendileri de bir bir ortadan kalkarak meydanı o kara kalabalığın gerçek temsilcisine, Napoleon Bonaparte’a bıraktılar. Tekrar söylemek gerekirse, Jakobenizmin sorunu (yalnızca) ahlaki açıdan düşük olması değil, başarısızlığa mahkûm olmasıdır (da).

Madunların denetimsiz ve nedenini kendilerinin de anlamadıkları öfkeleri, onları (zaman zaman kullanan için de tehlikeli olabilecek) dolu bir silaha dönüştürür. Bu ‘madunların’ erkek egemenliğiyle hiçbir sorunları yoktur, sadece arada bir televizyonda gördükleri manken kadınların niye kendilerine de kısmet olmadığını anlayamazlar; o yüzden de kendilerini tecavüz konusunda hak sahibi ve yetkili görürler. Araba isterler, alamadıklarında orta halli memurun yol kenarına park ettiği orta halli arabasını büyük bir keyifle çizerler, ama seçkin eğlence yerlerinde park görevlisi olup çok daha lüks arabaları iki dakikalığına (park ederken) kullanma hakkı karşılığında canlarıyla korumaya gönüllüdürler. Adaletsizliğe bir itirazları yoktur; sadece adaletsizliği yapanların kendileri olmasını isterler. Para denilen büyülü gücü sorgulamazlar; sadece kendilerinde olmamasına tahammülleri yoktur, o yüzden çalarlar. Bohem görünüşlü insanları, uzun saçlı, küpeli ve dövmeli orta-sınıf delikanlılarını ve mini etekli orta-sınıf kızlarını sözle ve fiilen taciz etmeyi çok severler, ama bodyguard olup, çok daha abartılı bir ‘öteki-bedene/öteki-surete’ sahip insanların eğlendiği lüks gece kulüplerinin kapısında, onları korumayı da görev bilirler. Çete kurup kendilerinden farklı insanlara, ‘ötekilere’ saldırdıklarında ise, bu çeteler genellikle devlet ya da ‘derin devlet’ tarafından yönlendirilebilir, hatta eşgüdüm altına alınabilir (Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi). Ancak öte yandan bu öfkeleriyle ‘solcu’ ya da ‘devrimci’ bir yapının içine sızdıklarında da ortaya çıkan şey, o bulaşıcı id-kötülüğünün bu ‘solcu’ ya da ‘devrimci’ yapıları hızla çürütmesi olur. Şiddet kendisi için bir amaç haline gelir, kısa bir sürede egemenleri değil diğer ‘solcu’ ve ‘devrimcileri’ hedef almaya başlar ve çeşitli intihar eylemleriyle son bulur. İd-kötülüğünün en büyük sorunu, sonunda kendisinin taşıyıcısı olan benliği de imha etmek zorunda olmasıdır; bu da bizi fazla rahatlatmamalı, çünkü bu imha sırasında, tıpkı bir canlı bomba gibi, yakınındaki her şeyi de berhava edecektir.

Türkçede genellikle kullandığımız hakaret anlamındaki küstahlığın değil de, arrogance anlamındaki, yani kendisinden fazlasıyla emin olmanın getirdiği kibir ve kabalık anlamındaki küstahlığın, ‘muktedir olma’ kavramıyla yakın bir ilişkisi var. İngilizcedeki ‘I can’ (‘yapabilirim/muktedirim’) ifadesi, küstahlık söyleminin merkezini oluşturuyor. Türkçede ise işin sırrını çözmek çok daha kolay, çünkü ‘muktedir’, ‘iktidar’dan türeme bir kelime zaten. Küstahlık iktidarın dolaysız bir sonucu. Ya da, daha doğru bir deyişle, iktidar kendisine sahip olanı, muktedir olanı, ‘yapabilir’ olanı küstahlaştırıyor. Demek ki herhangi bir hakimiyet ilişkisinde, hakim olan aynı zamanda da küstah olmak durumunda. İktidar ona kendinden emin olma, kendinden fazlasıyla emin olma hakkını veriyor. Eğer doğrusunu bildiğinizden fazlasıyla eminseniz, hatalı, cahil, kötü niyetli, hain olduğundan emin olduğunuz kişilerin yakınma ve sızlanmalarını dinleyerek fazla vakit kaybedemezsiniz. Onları kibarca, ama kibarlık sökmüyorsa, kabaca, o da sökmüyorsa zor kullanarak, dayak, hapis, idam sehpası tehdidiyle susturmanız gerekir. Bunun için muhtaç olduğunuz iktidar, zaten kendinizden bu denli emin olmanızı sağlayan şeydir.

Görüldüğü gibi kendinden eminlik ve iktidar tam bir kapalı döngü oluşturuyor. Kuşkusuz sözünü ettiğim yalnızca politik iktidar değil: Akademik iktidar, üretim birimleri içindeki iktidar, aile içi iktidar, sokaktaki kaba kuvvete dayalı iktidar, hatta arkadaşlar arasındaki ağzı iyi laf yapmaya ve karizmaya dayalı iktidar, hepsi aynı kapıya çıkar: Muktedirseniz, fazla itiraza tahammülünüz olmayacaktır. Sokak kavgasındaki, köşe yazarları ya da politik liderler arasındaki, veya aile içindeki (kocanın karısına ya da ebeveynin çocuğa söylediği) ‘Çok konuşma!’ horozlanması ile, başbakanın vatandaşa söylediği ‘Ananı da al git!’in, ya da muhalefete söylediği ‘Onlar çelik çomak oynasınlar’ın arasında yapısal bir fark yoktur. Biri kol kuvvetine, diğeri ‘derin devlet’ ilişkilerine, öteki anne-baba olmanın gücüne, sonuncusu ise açıkça devlete sahip olmanın gücüne dayanarak tahammülsüz, kibirli bir kabalık gösterisinde bulunmaktadır. Hepsi de karşı taraftan, muktedir olmayandan, madundan gelecek yakınma ve sızlanmaların hiçbir hükmünün olmayacağını çok iyi bildikleri için, yapıları gereği küstahtırlar.

Muktedirlerin, iktidar sahiplerinin, egemenlerin küstahlığını sergilemek için fazla örnek aramaya bile gerek yok. Gündelik hayatımızın her anı bu küstahlıkla örülü zaten. Ancak buradaki tartışma egemenlerin küstahlığı/madunların tevazu dolu zarafeti ikiliği üzerine kurulu değil. Egemenlerin küstahlığı aralıksız bir biçimde kendi karşıtı olan madun küstahlığını üretir. Madun küstahlığı egemen küstahlığına karşı dolaysız bir tepki ve onun doğrudan karşıtı olarak ortaya çıktığı için, onun unsurlarıyla ve onun parametreleri içinde oluşmuştur ve egemenlik ilişkisinin ilgasını değil, yalnızca egemenlik ilişkisindeki konumların değişmesini talep eder. Madunun egemene özenmesini temsil eder. Kuşkusuz bu özenme (birkaç istisna dışında) asla hedefine ulaşamayacağı için derhal hasete ve oradan da şiddetli bir kine dönüşecektir. Sonunda varılan bu kin, dışarıdan bakanlar için haklı bir sınıfsal öfke ve değişim dinamiği (‘aç sınıfın laneti’) olarak algılanabilir ki, bu yanlış-tanıma tam da sahici sınıfsal öfkeyi ve değişim dinamiklerini gözden gizleyeceği için son derece tehlikelidir.

Madun küstahlığı, yani egemene öykünerek onun düşünce davranış biçimlerini ödünç almak ve bunu hem abartılı hem de ‘tam uymamış’ bir biçimde geri yansıtmak, zaman zaman acıklı, ama zaman zaman da tehlikeli sonuçlar doğurur. Mahallenin kabadayı ve bileği güçlü delikanlısının zorbalığı tanınabilir ve bununla mücadele edilebilir; ancak daha tehlikeli olan aynı mahalledeki çelimsiz, kavruk oğlanın durmadan dayak yese bile vazgeçmediği peşinizden dolaşarak bir yandan ağlayıp sümüğünü çekme bir yandan da galiz küfürler savurma tavrıdır. İlki açık bir düşman olarak tanınabileceği için tedbir almak, meydan okumak ve en sonunda dayanışma yoluyla alt etmek mümkündür; ikincisi ise sonunda mutlaka sizi arkadan vuracağı için karşısında durmak daha güçtür. Hrant Dink’in katledilmesinde karşımıza çıkan tabii ki bu ikinci tür küstahlıktır: Küstah madun küstah egemene kızar, ondan için için nefret eder, fakat onunla doğrudan karşılaşmaya cesareti olmadığı (ya da böyle bir karşılaşmanın koşulları oluşmadığı) için şuursuz bir yer değiştirme mekanizması ile başka bir hedefe yönelir. Egemenin dilini ve ideolojisini ondan daha abartılı bir biçimde benimseyerek onun düşman olarak işaret ettiği hedefin ‘kafasına sıkar’; arkadan, kalleşçe. Egemenin saldırı biçimi ise zapt-ü rapt altına alınmış bir adalet sistemi ve kolluk kuvvetleridir: Mahkemede kendinizi savunabilirsiniz, ya da yerel veya ulusaşırı bir dayanışma içinde bu yapının değiştirilmesi, ortadan kaldırılması için mücadele edebilirsiniz; örgütlenebilirsiniz. Arkadan ‘kafaya sıkan’ küstah maduna karşı ise savunma, dayanışma şansınız çok daha azdır. Ancak her şey olup bittikten sonra, meydanlarda ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz!’ diye haykırabilirsiniz ki bu da katilin (zaten hayattan umabileceği en iyi şey olan) hapishanede bir kahraman ve dışarıda da diğer küstah madun adayları için bir rol modeli olmasını engellemez.[iii] Demek ki madun, kendisini madun kılan egemenlik ilişkisinin parametreleri içinde kaldığı sürece ezik madun/küstah madun ikiliğinin dışına çıkamayacaktır. Bu durumu kalıcılaştırıp içinden çıkılmaz bir hale getiren şey ise, tüm madunları temsil ediyormuş rolünü oynamaktan asla vazgeçmeyen lümpenleri gerçekten de bu temsilcilik konumunda görmektir. Oysa böyle bir temsil ilişkisi bir hayalden ibarettir. Lümpenler hakim sınıfların paralı askerleri olmadıkları sürece, kendilerinden başka hiç kimseyi temsil etmezler; oldukları zaman ise başımıza neler geldiğini ve gelebileceğini tarife gerek bile yok.

 

[i] Žižek’in sık sık sözünü ettiği ‘id-kötülüğü’, kişisel çıkar arayışından (ego) ya da ‘yüce bir amaçtan’ (süperego) kaynaklananların dışında kalan, salt dürtüsel bir saikle yönelinen kötülüktür. Hepimizde varolan, ancak süperego denetimiyle frenlenebilen, ama toplumsal kutuplaşmanın arttığı, adalet sisteminin çürüdüğü, hakim sınıfların iktidarda kalabilmek için kalabalıklardaki bu eğilimi yaşatmak desteklemek ve arttırmak zorunda olduğu dönemlerde iyice görünür hale gelen şeydir id-kötülüğü.

[ii] Marx ve Engels, Komünist Manifesto, 1848.

[iii] Nitekim Hrant Dink’in katlinin habercisi, bir yıl önce ‘kazayla’, yanlış hesap sonucu serbest bırakılıp sonra yeniden içeri alınan Mehmet Ali Ağca’nın özgürlük günlerinde yaşanan bir olaydır. O günlerde oynanan bir Malatyaspor maçında tribünlerdeki yüzlerce genç küstah madun adayı, ‘Malatya’da doğdu / Papa’yı da vurdu / Helal olsun sana / Mehmet Ali Ağca’ diye bağırmışlardı. Rol modeli Ağca olduğu sürece, bu tür katillere vereceğiniz (idam dahil) her ceza aslında bir ödüle dönüşecektir

 

Life Politics


This is the second (and considerably edited) version of my 2007 essay of the same name. Time passes, I get old, so does my writing. The part about the ambiguous attitude towards covering (‘türban’) was completely outdated and ‘Duh!’ in 2020 (although my attitude is the same), so it was replaced by a both more universal and more contemporary discussion on death penalty. Also the ending, which was not only ‘ambiguous’ but also a bit confused and evasive, is a little more (I hope) to the point this time. The rest is almost the same, although here and there there are some stylistic interventions. I owe a great deal (for all the updates) to Ezgi (Keskinsoy), who cannot help herself to comment on the content whenever she has the chance. Thank you Ezgi!


 

Between the deliberate falsehood and the disinterested inaccuracy it is very hard to distinguish sometimes… To deceive deliberately – that is one thing. But to be so sure of your facts, of your ideas and their essential truth that the details do not matter – that, my friend is a special characteristic of particularly honest persons… She looks down and sees Jane Wilkinson in the hall. No doubt enters her head that it is Jane Wilkinson. She knows it is. She says she saw her face distinctly because – being so sure of her facts – exact details do not matter! It is pointed out to her that she could not have seen her face. Is that so? Well, what does it matter if she saw her face or not – it was Jane Wilkinson… She knows. And so she answers questions in the light of her knowledge, not by reason of remembered facts. The positive witness should always be treated with suspicion, my friend. The uncertain witness who doesn’t remember, isn’t sure, will think a minute – ah! yes, that’s how it was – is infinitely more to be depended upon!

Hercule Poirot in Lord Edgware Dies by Agatha Christie, 1933.

The more precisely the position is determined, the less precisely the momentum is known in this instant, and vice versa.

Werner Heisenberg, Uncertainty Paper, 1927.

 

In 1933, Hercule Poirot, the fictional sleuth of Agatha Christie who solves every puzzle using his ‘little grey cells’, demonstrates the futility of ‘positive knowledge’, how it goads its (supposed) possessor into ignoring the details, and since facts not yet framed in a semantic context always assume the character of details, into ignoring the facts, hence bending, distorting, recreating and misrepresenting them in order to conform to a pre-existing, a priori ‘knowledge’. Werner Heisenberg, however, precisely six years before Poirot, demonstrates the impossibility of such knowledge, basing his argument (as a proper scientist always should) not on the undesirable consequences of presumed positive knowledge, but rather on its premises: ‘But what is wrong in the sharp formulation of the law of causality, ‘When we know the present precisely, we can predict the future,’ is not the conclusion but the assumption. Even in principle we cannot know the present in all detail.’ (Heisenberg 1983) What Heisenberg suggests actually coincides with Poirot’s argument: The further we go into detail in our investigation of physical phenomena, the less precise we get. The problem arises when we do not acknowledge this fact and believe our knowledge (of larger, more general physical phenomena) to be absolute, applicable to everything in existence, from the movement of galaxies to the movement of photons and electrons. Therefore, the more we believe our presumed knowledge to be certain, the more likely we are to ignore the minute details (the momentum and/or the position of an electron, for instance) which do not conform to this knowledge. To be sure, the 1926 discussion between Heisenberg and Einstein makes a specification as to the nature of this ‘knowledge’: While Heisenberg tries to specify observable/knowable phenomena with regard to measurability, Einstein challenges him to suggest that observability is directly connected with conformity to a certain theory:

Heisenberg: ‘One cannot observe the electron orbits inside the atom. […]but since it is reasonable to consider only those quantities in a theory that can be measured, it seemed natural to me to introduce them only as entities, as representatives of electron orbits, so to speak.’
Einstein: ‘But you don’t seriously believe that only observable quantities should be considered in a physical theory?’
‘I thought this was the very idea that your Relativity Theory is based on?’ Heisenberg asked in surprise.
‘Perhaps I used this kind of reasoning,’ replied Einstein, ‘but it is nonsense nevertheless. […] In reality the opposite is true: only the theory decides what can be observed.’ (Heisenberg  1969)

Isn’t this exactly what Poirot was criticizing? To bend observable facts in order for them to conform to a pre-conceived knowledge, of a certainty? It seems to be so, unless we take into account a (seemingly) slight shift in terminology: While Poirot is talking about knowledge (even positive knowledge) Einstein is referring to theory, that is, theoria, that is, a gaze, an outlook, an Anschauung. Theory, in the most basic sense of the term, is the way you look at things, and therefore, it goes without saying that it ‘decides what can be observed.’

Knowledge, on the other hand, is something arrived at, and once you arrive there, there is no room for uncertainties: So if details (facts) tend to create unwanted uncertainties, it goes without saying that you should ignore or distort them. Theory is based on uncertainties; the gaze shifts, wanders, wonders, takes in new data, changes, mutates: it represents the uneasy equilibrium of a priori and a posteriori. Positive knowledge, on the other hand, once established, becomes fixed; it doesn’t look anymore, it tells facts what they ought to be: it represents the hegemony of a priori over a posteriori. In short, once the theoretical act coagulates into knowledge, which will become, in the blink of an eye, preconceived knowledge, and loses its self-reflexivity, it becomes a peril, rather than an asset, for further knowledge.

In this sense, positive knowledge, that is, knowledge unquestionably certain of itself, has the possibility of becoming the bedrock of what we today call Fundamentalism, once the gaze is fixed. But wait, Poirot’s uncertain witness will say, isn’t the same positive knowledge also the basis of the Enlightenment, what we know today as the diametrical opposite of Fundamentalism? Nonsense, the positive witness will answer, the same thing cannot be the basis of two diametrically opposite entities, can it now? The uncertain witness remains ambiguous and demands (or requests, depending on their predilection) a further examination of the concepts of ‘Fundamentalism’ and ‘Enlightenment’, with which I will try to comply.

Fundamentalist Knowledge

 Let us consider the poles of the Fundamentalism versus Enlightenment duality more closely: Fundamentalism is a term much used and abused these days, and it is usually coupled with Islam and terrorism (by conservative-liberals), and religious bigotry in general (by liberals in general). The former, narrower meaning is a specific tactical use by neo-conservatives in the rationalization of their global power-politics, so I will deal with it later. In the broader liberal terminology, Fundamentalism means everything that the Enlightenment was against. It is supposed to stand against critical thought and reason, since some fundamental truths are axiomatic for it. Fundamentalists (of Islamic, Christian and Judaist creed) start from presumptions that are not questionable, not open to critical inquiry or to change over time.

The main problem with fundamentalism seems to be that, fundamentalists always positively know that they are right. Once, for instance, you accept as a fact that the Koran is God’s Holy Word, there will be no mention of questioning the political, economic or cultural structure of the society in which you live (as long as it is established according to the principles outlined in the Holy Book), because everything is clearly stated there, from gender relations to inheritance laws, from public administration to the rules that should be followed while buying and selling camels. Conversely, if the society in which you live is not organized according to the book, then you have the right to use every means to transform it. The same thing applies in the other religious structures too: Once you accept the Bible as God’s Truth, you know that the universe was created in only six days, that women should be subservient to men, because, first, they were created as a second thought, just to keep company, and, second, they were the instruments of the original sin. Judaist Fundamentalism seems to be the most tightly organised of them all, since it also entails a racial prejudice along with the religious one, and does not make any allowances even for assimilation. Judaist fundamentalists simply know that the Jews are God’s chosen.

This positive knowledge which stands outside, even opposed to, reason, gives the fundamentalists the superior ethical position to patronize, silence, suppress, oppress and finally annihilate any and all opposing or even sceptical views and positions, since they positively know that the opposition is wrong. This ethical position is the basis for Jihad and the Crusades as extroverted or extrapunitive fundamentalist acts (‘Since we know we are right, everybody should be made to share this knowledge’); or for the self-imposed Jewish closing-in, which is introverted and intropunitive (‘We are right, but they will never know’). Since the basis of all knowledge is a set of unquestionable statements embedded (even hidden, as they are in the case of the Kabbalah) in some holy texts, there is the necessity for a privileged group of people who know and interpret these texts, and guide the rest along the lines drawn in them. This position of guidance is precisely what Kant, as the philosopher par excellence of the Enlightenment, criticized in his definitive essay, What is the Enlightenment. When the rest (or some of them) refuse to be guided, there is only one course of action open to fundamentalist guides: Coerce them, and when it fails, punish them. This is the reason why, although ‘Thou shalt not kill!’ is one of the primary commandments of all monotheistic religions, they never fail to enforce the capital punishment, most of the time arbitrarily.

The Auto-da-Fé constitutes some kind of a zenith among the ultimate acts of fundamentalism, and the curious thing about it was, in spite of the horrors committed, it was not born out of pure malice, but rather made a claim (albeit a false one) to compassion: The shepherd, Cardinal Tomás de Torquemada was leading the herd away from the ultimate danger of damnation by torturing their bodies in order to save their souls. In Dostoyevsky’s Brothers Karamazov, Ivan tells Alyosha of a story of Torquemada condemning Jesus to death again, this time in 15th century Seville. The old, wizened Grand Inquisitor comes to (still young) Jesus’ cell at night and reproaches him for what he’s done:

Was it not you who so often said then: “I want to make you free”?  But now you have seen these “free” men, […] Yes, this work has cost us dearly, […] but we have finally finished this work in your name. For fifteen hundred years we have been at pains over this freedom, but now it is finished, and well finished. You do not believe that it is well finished? […] Know, then, that now, precisely now, these people are more certain than ever before that they are completely free, and at the same time they themselves have brought us their freedom and laid it at our feet. It is our doing, but is it what you wanted? This sort of freedom? […] For only now […] has it become possible to think for the first time about human happiness. Man was made a rebel; can rebels be happy? [… Y]ou rejected the only way of arranging for human happiness, but fortunately, on your departure, you handed the work over to us. You promised, you established with your word, you gave us the right to bind and loose, and surely you cannot even think of taking this right away from us now. Why, then, have you come to interfere with us? (Dostoevsky 1992, 212-213)

Jesus (if he ever existed) was not a Fundamentalist as a person; he was ambiguous to the last moment on the cross, always questioning. That was the gist of his teaching to people: ‘I will make you free.’ Free to doubt, free to be ambivalent, never to be self-assured even when you are going to die for what you (probably) believe to be true. Torquemada, on the other hand, knew that this freedom was too much for the people, his herd. The burden of doubt, of ambiguity, of choice must be taken from the people in order to make them happy. Torquemada is the true Fundamentalist in this equation, just like Moses was. When Moses and his God tried to coerce the Pharaoh to ‘let Israelites go’, most of what they did would have seemed terrorist acts by today’s standards:

[…] And the LORD spake unto Moses, Say unto Aaron, Take thy rod, and stretch out thine hand upon the waters of Egypt, upon their streams, upon their rivers, and upon their ponds, and upon all their pools of water, that they may become blood; and that there may be blood throughout all the land of Egypt, both in vessels of wood, and in vessels of stone.
[…] And if thou refuse to let them go, behold, I will smite all thy borders with frogs.
[…] And the LORD did that thing on the morrow, and all the cattle of Egypt died: but of the cattle of the children of Israel died not one.
[…] Else, if thou refuse to let my people go, behold, tomorrow will I bring the locusts into thy coast.
[…] And Moses said, Thus saith the LORD, About midnight will I go out into the midst of Egypt: And all the firstborn in the land of Egypt shall die, from the first born of Pharaoh that sitteth upon his throne, even unto the firstborn of the maidservant that is behind the mill; and all the firstborn of beasts. (Exodus, 7-1)

These five acts, turning the water into blood (chemical warfare), causing a plague of frogs and then of locusts (biological warfare), killing the cattle (sabotaging production), and finally killing all the firstborns, most of whom should be innocent civilians, all sanctioned (indeed implemented) by a mean and unforgiving God, are what today’s fundamentalist ‘terrorists’ are doing, or at least trying to do. It is possible, therefore, to say that after three and a half millennia, the main strategies of the fundamentalists have not at all changed. Once you believe you know, you can steal, sabotage, maim and kill indiscriminately, since it is for the greater good. And the greater good is… whatever you say it is, because you know. The problem with Fundamentalism is not only that it believes that there is an ultimate Truth behind all existence; it is also that it believes this Truth to be knowable in its entirety, and that a person, or some persons, already have access to such knowledge.

How Enlightened is the Enlightenment?

The Enlightenment is supposed to be humankind’s rebellion against their guides who are supposed to know.[1] In Kant’s words:

Enlightenment is the human being’s emancipation from its self incurred immaturity. Immaturity is the inability to make use of one’s intellect without the direction of another. This immaturity is self-incurred when its cause does not lie in a lack of intellect, but rather in a lack of resolve and courage to make use of one’s intellect without the direction of another. ‘Sapere aude! Have the courage to make use of your own intellect!’ is hence the motto of enlightenment. (Kant 2006, 17)

Further along the essay, Kant makes it clear that he was not living in an ‘enlightened’ age, but ‘in an age of Enlightenment’, that is, Enlightenment is only an ideal rather than an achieved or to-be-achieved state, embodied in an ongoing process. Towards the end of his essay, he also warns his age not to try to set up laws and rules which are exempt from change:

One generation cannot form an alliance and conspire to put a subsequent generation in such a position in which it would be impossible for the latter to expand its knowledge (particularly where such knowledge is so vital), to rid this knowledge of errors, and, more generally, to proceed along the path of enlightenment. That would be a violation of human nature, the original vocation of which consists precisely in this progress; and the descendants are thus perfectly entitled to reject those resolutions as having been made in an unjust and criminal way. (Kant, 20)

This warning, aside from reiterating the earlier statement that enlightenment was an ongoing process, also questions the claim that human knowledge is capable of attaining (or having attained) an eternal, unchangeable truth. So, if we are to judge the Enlightenment by Kant’s conception of it, there seems to be no, or little residual fundamentalism in it: Enlightenment is described in Kant as a perpetual questioning of yesterday’s axiomatic truths, although he cautions us this questioning should be in such a way in order not to upset the existing social structure, especially in areas in which organization, coordination and immediacy is vital, such as the military, where you have to ‘obey first and/but argue later’.

Enlightenment, however, was not only Immanuel Kant, nor was it a solely philosophical enterprise. It was also the age in which a new ruling class who, having (almost) acquired economic supremacy in the past century, was trying to reinforce this supremacy with political and ideological power. Although we cannot take a shortcut and say that Enlightenment was an exclusively bourgeois ideological enterprise, without a doubt it coincided with the bourgeoisie’s ascent to political and ideological power, and in this sense its nature is quite ambiguous: on the one hand it bears the marks of independent scientific and intellectual minds, trying to pave the way for unhindered freedom of thought and self-development for all humankind; but on the other, its call for freedom is limited in practice to the bourgeoisie’s need for it, namely, the need for a free market, the need for freedom from all pre-capitalist ties that hinder individuals from interacting in this market (that is, freely selling their labour-power and buying commodities), and, last but not least, the freedom of the working-class from the means of production. This is why many eminent Enlightenment thinkers sometimes seem inconsistent and even hypocritical: Voltaire, while arguing against slavery as such, still benefited from slave trade in a roundabout way, and was even ‘delighted’ when a slave trader offered to name his slave ship after him.[2] Of course Voltaire was not simply being hypocritical: he was only caught up in the inescapable ambiguity that was inherent in the Enlightenment.

The political/ethical face of the Enlightenment is less ambiguous: The American Declaration of Independence (some eighteen years before Kant’s essay) was not free of ‘fundamental’ truths:

We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness. (Declaration of Independence)

As a matter of fact, the phrase ‘all men’ only applied to white men, and furthermore it was precisely what it said: all men, and not women. To be sure, the Declaration was a giant step away from all men being subjects of the king, a step to be repeated and indeed enhanced in the French Revolution a decade later. But it is a sign that most Enlightenment political/ethical positions to come will share with what we call Fundamentalism the same self-assurance that they are in the right. This is what gave the Jacobins (definitely the legitimate children of the Enlightenment) the right to annihilate all opposing political positions, and while they were at it, each other in the end. This is why all the children of the Enlightenment, from the most docile liberals to the Marxists, are ambiguous towards the French Revolution: both liberals and communists compete in declaring it their revolution, but at the same time they stumble over each other to disown the period from 1792 to 1796, because it is precisely this period that betrays the secret of what we may call ‘Enlightenment politics’. When it is the ideology of an opposition, it stands for the questioning of all existing fundamentalist axioms that pass for truths. Once in power, however, it hastily starts to proclaim its own truths and defends them using the same methods it has learned from its Fundamentalist ancestors.

In his famous Leben des Galilei, Bertolt Brecht creates a scene in which the basic idea of the Enlightenment (that of the scientist, represented by Galileo’s pupil Andrea Sarti) is confronted with that of Fundamentalism (represented by the Catholic Inquisition). Sarti, his mother (Galileo’s housekeeper) and Galileo’s daughter have been waiting outside the chambers of the Inquisition where Galileo was being tried. When the bells begin to toll, signalling that Galileo has repented, his pupil Sarti, who had been hoping for his master to hold fast, to denounce the Inquisition, begins to yell: ‘And the sun is the centre of the cosmos and motionless, and the earth is not the centre and not motionless.’[3] Of course we don’t know that this actually happened, as a historical fact; it is as speculative as the great master mumbling ‘Eppur si muove,’ while leaving the chambers (which statement, by the way, Brecht does not use). What Brecht seems to be trying to do, however, is to show us that Fundamentalism and ‘Enlightenment’ use the same basic syntax. We, as citizens of a more enlightened age, know for a fact that the sun, indeed, does not stand still, and far from being the centre of the universe, it is a very ordinary star at the outskirts of one galaxy among many. The scientist, making some of the necessary observations, may be pretty sure that the existing dominant ideological preconceptions (those of the Ptolemaic universe in this case) are definitely false. But once they try to replace these preconceptions with newer, affirmative ones, they start using the same syntax. The problem with Sarti is, as the precursor and, in Brecht’s play indeed the archetype, of the Enlightenment scientist-cum-ideologist, he is as sure of himself as the Inquisitors inside the chambers. The only thing he lacks is power, and that, the Sartis of the coming centuries will have in abundance.

We could start to see that our basic dichotomy, that of Enlightenment versus Fundamentalism, is a little bit more complicated than what it first seemed: Fundamentalism syntactically includes Enlightenment ideology, and Enlightenment, in its adherence to some fundamental (or ‘self-evident’) truths, axioms which seem to be neutral and objective, but prove to be socially conditioned on close inspection, albeit they are different from those of religious Fundamentalism, is essentially fundamentalist. What we perceive as radicalism in the political and ideological attitude of the Enlightenment and Enlightenment-inspired belief systems, then, is not radicalism at all, but just another aspect of fundamentalism. Radicalism is ‘grasping things by the root’; Enlightenment-inspired ideologies, however, do not grasp things by the root, but rather leave the ‘root’ (of absolute faith in a set of axioms) intact, while aggressively striving to substitute religious axioms with another set of their own. Our dichotomy then metamorphoses into another one between two fundamentalisms, one religious and the other ‘scientific’ (rationalistic or positivistic).
Read the rest

 


[1]I am well aware that my Enlightenment ‘subject who is supposed to know’ (le sujet supposé savoir) completely overlaps with Lacan’s definition of the analyst. This is no mere coincidence: The main difference is that, in Lacan the subject who is ‘supposed to know’, the analyst, is completely aware of the fact that they do not know, and in fact the process of psychoanalysis is the gradual uncovering of this fact by the analysand. The problem with the Enlightenment subject is that they really believe that they know; the supposition is treated as fact. More on this later.

[2] And, by the way, the Enlightenment was precisely the age in which our present concept of ‘Race’ was developed, preparing the ground for 19th and 20th century racism (See the 8-volume Concepts of Race in the Eighteenth Century edited by Robert Bernasconi). Racist bigotry is usually fiercer than the religious one, and crimes committed in the name of ‘race’ (genocides) usually have a greater death-toll and more far-reaching consequences than those committed in the name of ‘religion’, at least in the last two centuries. Still, however, we do not categorize racism under fundamentalism, because it has its roots in Enlightenment ideology, in a kind of Enlightenment science (or rather pseudo-science), of first Lamarckian, and later social-Darwinist brands, in which the hierarchy of races is constructed ‘scientifically’. So, it was no coincidence that the deportation/massacre of Armenians in the Ottoman Empire between 1915-18 was carried out by Ittihat ve Terakki, a political organization then in power with an agenda of Ottoman modernization and Enlightenment, rather than the older establishment which was presumably fundamentalist and conservative, but cosmopolitan and essentially non-racist.

[3] Andrea Sarti: Und die Sonne ist das Zentrum der Welt und unbeweglich an ihrem Ort, und die Erde ist nicht Zentrum und nicht unbeweglich. (Brecht 1963, 127)

Life Philosophy Politics