Category: Uncategorized

Photo by Anton Repponen on Unsplash – Manipulated by Ezgi Keskinsoy

Ekonominin durdurulamaz çöküşüne, Trump’ın ‘posta koymasına’, TL’nin havada oklanmış bir kuş gibi helezonlar çizerek düşüşüne karşı, sosyal medyada yeni moda tartışma: Hepimiz aynı gemide miyiz? Bu kötü gidişata karşı, aramızdaki farkları, geçmiş husumetleri, anlaşmazlıkları (geçici bir süre için de olsa) rafa kaldırıp önce ‘memleketi kurtarmaya’ mı odaklanacağız, yoksa ‘Krizi kimler yarattıysa onlar halletsin,’ diye bir kenara çekilip sonucu mu bekleyeceğiz? Birileri, yapılan hiçbir uyarıya kulak asmadan, hatta uyarıları yapanları aptallıkla, kötü niyetle, giderek vatan hainliğiyle suçlayarak bildiğini okuyup, bu berbat ve çıkışsız gibi görünen krize sebep olduktan sona, ‘elbirliğiyle’ bir çıkış mümkün müdür? Gemi metaforu burada devreye giriyor: Eğer içinde bulunduğumuz gemi alabora olma, hatta batma noktasına gelmişse, o noktaya hangi yanlış kararlar alınarak gelindiğine, o yanlış kararları kimlerin aldığına bakmadan önce, gemiyi batmaktan kurtarmak gerekir kuşkusuz.

Foti Benlisoy bir tweetinde, gene aynı metafor üzerine bir çeşitleme yaparak, ‘Gemi’yi Afrika’dan Amerika’ya köle taşıyan gemilere benzetiyordu. Güvertede ve kaptan köşkünde köle tüccarları ve onların adamları, ambarda ise zincirli köleler. Bu durumda bile ‘Hepimiz aynı gemideyiz!’ denebilir mi hala? Maalesef denebilir. Eğer okyanusun ortasında, tanımadık bir ada kıyılarında dibini kayalara vurup deldirmişse gemi, kölelerin de zincirleri çözülecek, ellerine aletleri alıp deliği onarmaya girişecekler. Çünkü okyanus, köle ile köle tüccarını ayırmaz. Ama, delik onarıldıktan sonra, zinciri çözülmüş ellerine geçen aletlerle ne yapacakları ise kölelere kalmış! Buradan da görülebilir ki, köle tüccarları kölelerin zincirlerini çözüp ellerine alet vermektense, efendi gibi boğulmayı tercih edebilirler pekala. Veya, daha da iyisi, filikalarına atlayıp gemiyi terk ederler ve ambara zincirli köleleri kaderleriyle baş başa bırakırlar. Çünkü öteki durumda ölümleri, muhtemelen boğulmaktan daha uzun sürecek ve daha sancılı olacaktır.

Uzun lafın kısası, biz bu ‘Gemi’ metaforunda ısrarcı olursak, sonunda hep bir ‘gemi halkı işbirliği’ sonucu çıkacak bir yerlerden. Bize söylenen, hatta dayatılan şey şu: Önce işbirliği yapıp ‘ortak akılla’ davranalım, yani onların bizi bu hale getirmiş olan ‘akıl’larına tabi olmayı kabullenelim (bize akıl soran yok ne de olsa), sonrasına bakarız.

Bu durumda söylenecek tek şey var: Gemi yok!

Matrix filminin meşhur ‘Kaşık yok!’ sahnesini hatırlayalım: Neo, elindeki kaşığı ‘telepati yoluyla’ bükmeye çalışıp beceremezken, Kahin’in ona verdiği tavsiyedir ‘Kaşık yok!’ Kaşık gerçekten de yoktur, çünkü zaten hepsi (Neo da, Kahin de) kurgulanmış, muhayyel bir evrende yaşamaktadırlar. Bu hayali durumdan tek kurtuluş ise, ‘nesnel’ gibi görünen o evrendeki şeylerin asında ‘gerçek’ olmadıklarını, onların zihinleri için yaratılmış kurgular olduğunu kabullenmektir.

Korkmayın, ülkem yetkililerinin bütün gayretlerine rağmen, henüz ‘Nesnel gerçeklik filan yok, aslında hepimiz Matrix’te yaşıyoruz,’ diyecek kadar delirmedim. Sadece okuduğumuzda teorik olarak kabullendiğimiz, hatta son derce parlak ve akıllıca bulduğumuz metinlere hakkını verelim diyorum, o kadar.

Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler’i böyle bir metin (Imagined Communities, 1983 — bu arada bu kitabı harika bir çeviriyle Türkçeye kazandıran İskender Savaşır’ı anmadan geçmek de olmaz: Metis 1993). Anderson bu kitapta ‘millet’ dediğimiz şeyin, kendisini önceleyen kabile, geniş aile, kavim, ümmet gibi topluluk biçimlerinin yerini aldığını, ancak onlar gibi uzun ve görece ‘doğal’ bir yoldan gelişerek değil, nevzuhur kapitalizmin pazar ihtiyacını karşılamak için hızla kurgulanarak ortaya çıktığını savunur. İnsan toplulukları kapitalizm varolmadan önce ‘milletler’ olarak bölünmüyorlardı. Kan bağı, dil, yaşam alanı, ortak inanç gibi parametrelere bağlı bir biçimde örgütleniyorlardı. Kapitalizm ise ‘millet’i icat etti: Belirli bir sermaye havzasının piyasa alanı, ortak dile, ortak ataya, ortak inanca, hatta ortak bir kültüre bile bağlı olmadan, ‘ulus-devlet’ olarak tasarlandı ve ortaya çıktı. Tabii ki bir arada durması için hiçbir doğal ya da tarihsel neden olmayan bu topluluklar bir harca ihtiyaç duyacaktı. Bu harç da 17. yüzyıl sonundan itibaren oluşmaya başlayan milliyetçilik(ler) oldu. Kavim mitolojileri alelacele ‘millileştirildi’, atalar bulundu, bulunamadığında icat edildi. Tarih tezleri ve dil teorileri üretildi. Yanlış anlaşılmasın, bunlar sadece Türkiye’de olmadı, tüm dünyada oldu, Amerika’da ve Avrupa’da başladı, kapitalizmle birlikte Şark’a ve Güney’e yayıldı. Ancak hepsini toplasanız dört yüzyıllık bir tarih bulabilirsiniz en fazla. Kısacası, ‘millet’, Allah vergisi, insanlığın fıtratında olan, tarih-ötesi bir şey değil; tıpkı milliyetçilik gibi insanlık tarihi açısından bakıldığında son derece yeni ve geçici bir oluşum. Asli değil sonradan olma, doğal değil yapay, gerçek değil hayali.

Bu yüzden, son haftalarda pek merak sardığımız ‘Gemi’ metaforu’ (ki ‘millet’i işaret ettiğinden kuşkumuz yoktur herhalde), aslında sanıldığı kadar sağlam, köklü ve sarsılmaz bir metafor değil. Tam tersine, aslında (tıpkı Matrix’teki kaşık gibi) hayali, kurgulanmış bir şey. Biz ona inandığımız sürece var. Dolayısıyla, esas soru, ‘Hepimiz aynı gemide miyiz?’ değil. Bu soruya verilecek cevaplar, o gemide aslında farklı sınıfların, farklı cinsiyetlerin ya da farklı etnik grupların varlığını vurgulayabilir; ama ‘ünite’yi (hem ‘birim’, hem de ‘birlik’ anlamında) bir kere ‘millet’ olarak tanımladığımızda, gemi battığında herkesin birden o gemi ile batacağını kabullenmiş oluruz. ‘Geminin dibini biz mi deldik?’ diye sorabiliriz, ama o deliği yamama işinden de kaçınamayız. ‘Kaptan bana mı sordu?’ diyebiliriz, ama bu bizi boğulmaktan kurtarmaz.

Oysa sorun krizin sorumlularıyla kurbanlarının aynı gemide olmasında değil, geminin olmamasında. ‘Gemi’ dediğimiz şeyin hayali, kurgulanmış bir nesne olmasında. O yüzden ‘Gemi yok!’ Bu, gemi (dedikleri şey) battığında bize bir şey olmayacak anlamına gelmiyor tabii. Ama bize olacaklar, her halükarda olacak; her gün oluyordu zaten. Bunu bir yana bırakıp hep birlikte bir ‘Gemi kurtarma’ operasyonuna girişirsek, başarabileceğimiz tek şey gemiyi o hale getiren kaptanı, kırbacı sallayan tayfa başını, kar-zarar hesapları yapan gemi sahiplerini ve köle tüccarlarını kurtarmak olur. Bir hayali yaşamakta ısrar etmektense başka bir dünyada selamete çıkmanın yolu, ‘gemi’ yerine daha anlamlı, daha faydalı ve geleceği (beklenti ve umutlarımızı) daha iyi kapsayacak bir metafor bulmaktan geçiyor.

Uncategorized

Geçtiğimiz Pazar gecesi, İskender’in artık olmadığını, konuşamayacağımızı, kavga edemeyeceğimizi, oyun oynayamayacağımızı bilerek yattım. Uzun süre uyuyamadım, uyuduğumsa ise parça parça, huzursuz. Sabaha karşı berbat bir rüyadan uyandım: Ezgi’yle (on dört yıldır birbirimize fiske bile vurmadığımız, sesimizi biraz yükseltsek günlerce vicdan azabı çektiğimiz sevgilim, karım) tekme yumruk birbirimize girmişiz. Ben bir yandan dövüşüyorum, bir yandan da bağıra bağıra Yeats’in ‘The Second Coming’ şiirini okuyorum:

Gitgide açılan bir helezonda döne döne
Duyamaz olmuş doğancıyı doğan;
Dağılıyor her şey, kaçıyor merkezin elinden;
Anarşi salınmış dünyanın yüzüne,
Yükseliyor kanla kararmış sular
Boğuluyor masumların ayini her yerde;
En iyilerin imanı tükenmiş gitmiş,
En kötülerse dopdolu şehvetli bir hevesle.
(W.B. Yeats, The Second Coming)

Uyandığımda aklımda tek bir şey vardı: Bu rüyayı İskender’e anlatmalıyım. Her rüyamı anlatmam İskender’e (aslında çoğunu anlatmam). İskender’e anlatılacak rüyanın içinde şiir olmalı, politik/felsefi hikayeler olmalı ki oturup “rüya yorumluyoruz” bahanesiyle uzun uzun konuşalım, şiir kitapları karıştıralım. Sonra da rüyanın son derece basit, doğrudan yorumuna varıp (ki ikimiz de başından beri biliyoruzdur bunu), konuyu kapatalım. Bu rüyada da aynı şey olurdu herhalde: Yeats’den başlar, kapitalizmin krizine uğrar, krizin aslında kapitalizmin değil uygarlığın krizi olduğu konusunda anlaşır, başka şiirlere bakar, o iki kişilik şiddet anının çağrışımlarını konuşur, sonra da susardık. Sonra İskender bana “Aslında bu rüyanın ne olduğunu biliyorsun, değil mi?” diye sorardı. “Her rüyanın en açık arzusu, o rüyadan uyandığın anda ilk aklına gelen şeydir. Sen bu rüyayı anlatacak bir İskender olsun istiyorsun. Geçmiş olsun, yok artık.”

İskender’in yokluğunu kabul etmem zaman alacak. Hayatımda bu kadar anlaşamadığım tek dostum oldu (ve dostum kaldı). O yüzden o dostlukta bencilliğin, narsisizmin, onaylanma arzusunun neredeyse hiç payı olmadığını çok iyi biliyorum. Kimseyi kayırmazdı İskender, ben de dahil. Ben de buna razı olmayı öğrendim, zor da olsa.

Çarşamba günü, hala alışamamıştım yokluğuna. Salı günü cenazede olabilseydim, belki de cemaat ruhuna kapılır, kaybı kabullenebilirdim, ama emin değilim. Cenazelerdeki ve mitinglerdeki cemaat ruhuna kapılmayı pek beceremem, ciddi bir sakatlık bu, ama tedavi olamadım hala. O yüzden Çarşamba günü Ezgi’yle çıkıp Sainte Catherine kilisesine gittik, belki kendi ayinimizi yapabiliriz diye. İskender’in Hıristiyan ayinine de yabancı olmadığı (aslında hiçbir inancın ayinine yabancı olmadığı) hepimizin malumu. O yüzden birer mum yaktık İskender için. İsa’nın temsili bedeni önünde, duvarda şu yazı vardı:

Ben dirilişim ve hayatım.
Bana iman eden ölse de yaşayacak;
Kim ki yaşamıştır ve bana iman etmiştir, ölmeyecek asla.
(Yuhanna 11, 25-26)

Ölümsüzlüğü şarta-şurta bağlayan bu pasaj da pek yakın değil bana. Ama ne yapalım, Katolik Brüksel’de bulabildiğimiz en yakın ayin bu oldu. Bana kalsa, Taocu bir pasajı yeğlerdim İskender’in anısına:

Başkalarını tanımak zekadır,
kendini bilmek bilgelik.
Başkalarını yenmek kuvvet ister,
kendini yenmek büyüklük.
Servet, yetinmeyi bilmektir.

Ölene kadar yaşamak
yeterince yaşamaktır.
(Tao Te Ching, 33)

İskender’in kendisini tekrar tekrar nasıl yendiğini yıllar boyu imrenerek gözledim. Yetinmeyi bildiğinden hiçbirimizin kuşkusu yoktur herhalde. Biriktirdiği onca bilgiyi, anlamı bol keseden nasıl dağıttığına, dağıttıkça daha da biriktirdiğine tanık olduk hepimiz. “Öğreten kişi” olmadan nasıl öğrettiğini, öğrettiklerinden nasıl öğrendiğini gördük. O yüzden “yeterince yaşadığından” kuşku duymamalıyız. Bunu kabul edemiyorsak, bencilliğimizden (en azından benimki öyle), ondan mahrum kalmaya razı olamamamızdan. Onun bol keseden dağıttıkları yetmedi hiçbirimize; çünkü o dağıttıklarının geldiği yerde çok daha fazlasının olduğundan şüphemiz olmadı hiçbir zaman. Hepimiz biliyorduk onun “başardıklarının”, aslında yapabileceklerinin küçük bir küsuratı olduğunu. O, “büyük işler yapmadan yüceliğe ulaşan” nadir bilge ruhlardan biriydi. Gerçek değerini de ancak önümüzdeki yıllarda bileceğiz.

Shelley’in Keats için söylediklerini tekrarlamalı burada, her ne kadar İskender Keats gibi hayatının baharında çekip gitmediyse de:

Susun, susun! Ölmedi o, uyumuyor—
Hayat rüyasından uyandı sadece—
Asıl biziz fırtınalı kuruntularda kaybolmuş,
Beyhude bir kavgayı sürdüren hayaletlerle,
Ve çılgınca bir vecd halinde saplayıp duran
Ruhumuzun hançerini yaralanmaz hiçliklere.
(P.B. Shelley, Adonais)

Biliyorduk, en kırılganımızdı İskender. En aldırmaz, en kayıtsız, en kaygısız görünenimiz olsa da çok kırılgandı. Otuz seneyi geçti, benden Sting’in Kırılgan şarkısı üzerine bir şeyler yazmamı istemişti Defter için. Ben de ona öfkeli, saldırgan bir şey yazıp vermiştim, belki de o zamanlar Defter’e öfkeli olduğum için. Meğerse “Kırılgan” derken İskender’i kastediyormuşum bilmeden. Uzun uzun yazmak zor, kısa ve öz anlatacak kadar da sabırlı değilim. O yüzden kendi ayinimi gene Taocu bir deyişle bitireyim:

O yüzden bilge ruhlar bir olana sarılır
her şeyi onunla sınar.
Kendilerini göstermedikçe
parlarlar.
Kendilerini savunmaya çalışmadıkça
hakları teslim edilir.
Kendilerini övmedikçe
başarırlar.
Rekabet etmezlerse,
dünyada rakipsiz olurlar.

Eskiler
“kırıl ki bütün olasın,” dediklerinde
yanılıyorlar mıydı?
İşin aslı, bütün olmak
geri dönmektir.
(Tao Te Ching, 22)

İskender parladı, ışığını gören gördü, aydınlanmasa da en azından orada bir yol olduğunun farkına vardı; işte hakkını teslim ediyoruz hep beraber, yaptığı on bin işin hiçbirinde rakibinin olmadığını kabul ediyoruz. İskender kırılgandı, kırıldı, geri döndü. Evinde şimdi.

Uncategorized

Yes, there is a very significant current of populist nationalism (or nationalist populism—your choice) in the world, not only in the “East” where the despotic state has historic roots (see Modi, Putin, Erdoğan, not to mention Kim Jong-Un), but also in the “West”, which is (supposedly) relatively grown free of these roots (see Trump, Johnson/Farage, Wilders, Le Pen). Yes, those so-called “leaders” think, act, and sometimes look alike. It is, however, too easy (and often misleading) to think of them as “racist guys with weird hair”:

This approach, of course, tends to forget Marine Le Pen who is not a “guy” and has her hair usually under control, and also neglects to mention that for these new-fangled petty would-be dictators, the hair is the easiest aspect to get under control. As a matter of fact, Putin and Erdoğan have no “hair trouble” to speak of, although they are no better in the racism and authoritarianism departments.

The real (and serious) question is, whether there is any lingering, profound truth behind these much talked-about and advertised similarities. That all these leaders are nationalists, populists, and most of the time racists, goes without saying. But what of it? There always have been, and probably will be in the foreseeable future, many of these so-called “politicians”. In what way are they significant at this precise juncture in history?

To start with, it is our reaction to them that is significantly different. And, unfortunately, this reaction is a carefully manipulated and tailored one: we are asked (even goaded) to believe that this new generation of “politicians” are replacing neoliberalism. Neoliberalism, which is supposed to be no different from liberalism, but only newer and shinier; a regime that guarantees our liberties (as long as such liberties do not threaten the perpetual survival of capitalism); a regime that guarantees our happiness (as long as such happiness is found in the unconditional submission to the free market). So, we are supposed to be threatened, because the system that guarantees our liberties and happiness is going to be replaced with something much nastier, isn’t it?

This is the kind of manipulation we are dealing with. So, we are expected to support neoliberals against the “populists”; Hillary Clinton against Trump, Macron against Le Pen, Rutte against Wilders. Nobody asks whether we like Hillary, Macron or Rutte—we are asked to decide not by what we prefer, but by what we want to avoid. Even the phrase “lesser of two evils” is not pronounced much—we are not supposed to think of these choices as “evil” at all, lesser or greater.

Politics Uncategorized

The Guardian published an article about the recent (mis)adventures of Donald Trump by John Daniel Davidson (February 5, 2017), supposedly offering an alternative approach, but only ending up in the same populist/Bonapartist narrative as Trump himself.

What is terribly wrong with this article is that it puts us in an either/or situation. Trump is not only a self-absorbed, narcissistic, racist bigot (maybe not exactly a fascist, but the difference is undetectable right now), but also a clever politico who can exploit the need for change in a considerable percentage of the US population. The fact that the American people was forced into an impossible and sad referendum between Trump and Hillary, was the problem itself. It seemed that in this impossible choice Trump stood for “change” and the “people” and Hillary for the status quo and the elite, but this is no more than an illusion. Nobody stood for real change and for the people: they both stood for the status quo and the elite, but only for different status quos and different elites. Both of them won by a small margin (one the popular vote, the other the Presidency) and Trump became President. If Hillary had won, we would have been a bit more comfortable (or rather, blissful in our own ignorance), because hers is the more familiar status quo (hence less “uncanny”) and the more “professional” elite.

But at this point in history, neither had the means or willingness to resolve the formidably complex issues facing US capitalism. Sanders did have the willingness (but probably not the means), so he was discarded by the Democratic establishment. By doing this, the Democratic Party conceded a possible Trump win, but they probably hoped that Trump couldn’t survive four years of untruth, bullying and ignorance, or, failing that, were sure that even if he did, he could only pave the way for a huge conservative-Democratic victory in 2020. Exactly like the situation in Turkey for the last 15 years. If the Democratic Party had studied the events in Turkey a bit better, however, they could have seen the possibility that Trump might be a keeper, and disrupt and dismantle the status quo in the US without even realising that he was doing so, and do this over and over again, always finding a way to keep popular support even if by the skin of his teeth.

By the way, this is not something we should be unconditionally cheering about (“Hooray, the US system is going down the drain!”) Not because we like the existing status quo, but we, too, are completely unprepared for what is to come next. Again, look at Turkey: there is no rational, defendible oppositon to what is happening, because the existing opposition (both from the left and the right) had already conceded to the status quo, offering no alternatives but the narrative of an abstract “change”, which the AKP and President Erdoğan had already hijacked. Even the far left who seemed to be exteremely critical of the status quo (both “old” and “new”), didn’t have a hope that it could be changed or a clue about how it could (and should) change. Now that it is being forcibly changed (for the worse) by the recent Constitutional Amendment, establishing a “Presidential System” without checks and balances or a functional parliament, everybody is trying to shake off the paralysis and only now trying to think of ways of offering an alternative other than a simple “No!”

Let us hope that the Americans are wiser (and luckier) than us.

Politics Uncategorized

Darbeye karşı sokakta nasıl direnilir: Milletvekili Victor Baudin 1851'de Louis Napoleon darbesine karşı sokakta: How to take to the streets against a coup: Deputy Victor Baudin against Louis Napoleon's coup in 1851
1851: Milletvekili Baudin darbeye karşı

 

Darbeye karşı sokakta nasıl direnilir: Milletvekili Victor Baudin 1851’de Louis Napoleon darbesine karşı sokakta.
How to take to the streets against a coup: Deputy Victor Baudin against Louis Napoleon’s coup in 1851.

Uncategorized

Kasten yapılan sahtekarlıkla kayıtsızlıktan doğan yalancılığı birbirinden ayırmak bazen çok güçtür… Kasten kandırmak – bu çok farklı bir şey. Ama kendi doğrularından, fikirlerinden ve bunların özündeki hakikatten, ayrıntıları önemsemeksizin emin olmak – bu, dostum, özellikle dürüst olan insanların karakteristik bir niteliğidir… Kadın aşağı kata bakıyor ve holde Jane Wilkinson’ı görüyor. Kafasında gördüğünün Jane Wilkinson olduğuna dair tek şüphe yok. Öyle olduğunu biliyor. Yüzünü açıkça gördüğünü söylüyor çünkü – doğrularından bu kadar emin olduğu için – ayrıntılar önemsiz! Ona yüzünü görmüş olamayacağı söyleniyor. Yaa, öyle mi? Yüzünü görüp görmemesinin ne önemi var ki – o Jane Wilkinson’dı… Bunu biliyor. Ve bu yüzden soruları bilgisinin ışığında cevaplıyor, hatırladığı olgular üzerinde düşünerek değil. Kendinden emin tanığa her zaman şüpheyle yaklaşmalı dostum. Hatırlamayan, emin olmayan, şüphe duyan, bir dakika durup düşünen  –Ah! evet, öyle olmuştu galiba, diyen— tanık kesinlikle daha güvenilirdir!

Hercule Poirot, Lord Edgware’in Ölümü, Agatha Christie, 1933.

Konum ne denli doğrulukla ölçülürse, momentumun belirsizliği aynı oranda büyür ya da tam tersi.

Werner Heisenberg, Belirsizlik Makalesi, 1927.

Hercule Poirot 1933 yılında “pozitif bilgi”nin faydasızlığını, ona sahip olan (ya da sahip olduğu varsayılan) kişiyi ayrıntıları ve –semantik bağlamda henüz şekillendirilmemiş olgular her zaman ayrıntı özelliği taşıdıklarından— olguları görmezden gelmeye ve dolayısıyla onları daha önceden varolan, a priori bir “bilgi”ye uydurmak için çarpıtmaya, saptırmaya, yeniden yaratmaya ve yanlış anlatmaya ittiğini gözler önüne seriyor. Ancak Werner Heisenberg, Poirot’tan tam altı sene önce, tartışmasını varsayılan pozitif bilginin istenmeyen sonuçlarına değil de önermelerine dayandırarak, bu tür bilginin imkansızlığını göstermişti: “Nedensellik yasasının kesin formülasyonunda –‘bugünü kesin olarak bilirsek, geleceği hesaplayabiliriz’ – yanlış olan sonuç değil önermenin kendisidir.”[i] Heisenberg’in önermesi aslında Poirot’nun tartışmasıyla örtüşüyor: Fiziksel olguyu incelerken ayrıntılara girdikçe, kesinliğimizi kaybederiz. Sorun, bu gerçeği kabullenmeyip (daha geniş, daha genel fiziksel olgu hakkındaki), bilgimizin mutlak olduğuna, galaksilerin hareketinden fotonların ve elektronların hareketine kadar varolan her şeye uyarlanabileceğine inandığımızda ortaya çıkıyor. Bu yüzden varsayılan bilgimizin kesin olduğuna ne kadar inanırsak, bu bilgiye riayet etmeyen ince ayrıntıları o kadar görmemezlikten geliyoruz (mesela elektronun momentumu ve/veya konumu).

Kesin olan şu ki, Heisenberg ve Einstein’ın 1926’daki tartışması bu “bilginin” doğasına dair bir belirleme yapıyor: Heisenberg gözlemlenebilir/bilinebilir olguyu ölçülebilirliği açısından belirlemeye çalışırken, Einstein gözlemlenebilirliğin belli bir teoriye uyumla doğrudan bağlantılı olduğunu önererek ona meydan okuyor:

Heisenberg: “Atomun içindeki elektron yörüngesini gözlemlemek mümkün değildir. […] ama yalnızca ölçülebilir nicelikleri teorinin içinde ele almak mantıklı olduğundan, onları yalnızca kendilikler olarak olarak, yani elektron yörüngelerinin temsilleri olarak sunmak bana olağan geldi.

Einstein: “Ama fiziksel teoride yalnızca gözlemlenebilir niceliklerin ele alınması gerektiğine gerçekten inanmıyorsun, değil mi?”

Heisenberg “Görecelilik Teorisi’nin bu fikre dayandığını sanıyordum?” diye şaşkınlıkla sordu.

Einstein, “Belki bu tür bir akıl yürütme kullanmış olabilirim ama bu yine de saçmalığın daniskası. […] Gerçekte tam tersi geçerli: Neyin gözlemlenebilir olduğunu yalnızca teori belirler.”[ii]

Poirot’nun eleştirdiği tam da bu değil miydi? Yani gözlemlenebilir olguları kesin, önceden edinilmiş bilgiye uydurmak için bozmak? Terminolojide (görünürde) hafif bir kaymayı dikkate almazsak öyle gibi görünüyor. Fark şurada: Poirot bilgi (hatta pozitif bilgi) hakkında konuşurken, Einstein teoriye gönderme yapıyor, yani theoria’ya, yani, bir bakışa, bir görme biçimine, bir anschauung’a. Teori, en yalın anlamıyla, şeylere bakma biçimimizdir ve bu yüzden “neyin gözlemlenebilir olduğunu belirlediğini,” söylemeye gerek bile yoktur. Diğer yandan bilgi sophia’dır, varılan bir yerdir ve oraya bir kere vardığınızda belirsizliklere yer yoktur. Bu yüzden eğer ayrıntılar (olgular) istenmeyen belirsizlikler yaratma eğilimindeyse, onları görmezden gelmeniz ya da çarpıtmanız gerektiğini söylemeye bile gerek yok. Teori belirsizlikler üzerine kuruludur; bakış kayar, dolaşır, meraklanır, yeni veriyi içerir, değişir, mutasyona uğrar: a priori ve a posteriori arasındaki sıkıntılı dengeyi temsil eder. Diğer yandan pozitif bilgi, bir kere oluştu mu sabitlenir; daha fazla etrafına bakmaz, olgulara olması gerekeni söyler: a priori’nin a posteriori üzerindeki egemenliğini temsil eder. Kısacası, teorik fiil bir kere yerleşik bilgi olarak pıhtılaştığında ve kendisi üzerine düşünme yetisini kaybettiğinde, bilgi daha sonraki bilgi için kazanç değil risk oluşturur.

Bu bağlamda nazar bir kere sabitlentiğinde, pozitif bilginin, yani kendinden sorgusuz bir şekilde emin olan bilginin, bugün Köktencilik dediğimiz şeyin temelini oluşturma ihtimali vardır. Ama bir saniye, diyecek kendinden emin olmayan görgü tanığı, aynı şey Köktencilik’in taban tabana zıttı olarak bildiğimiz Aydınlanma’nın da temeli değil mi? Saçma, diye cevap verecek kendinden emin görgü tanığı, aynı şey birbirine taban tabana zıt iki varlığın temelini oluşturamaz, öyle değil mi? Emin olmayan görgü tanığı ikircikli kalacak ve “Köktencilik” ve “Aydınlanma” kavramlarının daha derinlemesine araştırılmasını talep edecek (ya da, üslubuna göre, rica edecektir) bizden.

[i] Werner Heisenberg, “Belirsizlik Makalesi”.

[ii] Werner Heisenberg, Der Teil und Das Ganze, R. Piper & Co., Munich (1969) Çeviri G. Holton.

Çeviri: Didem Kizen

Devamı

Uncategorized

 … Between the deliberate falsehood and the disinterested inaccuracy it is very hard to distinguish sometimes… To deceive deliberately – that is one thing. But to be so sure of your facts, of your ideas and their essential truth that the details do not matter – that, my friend is a special characteristic of particularly honest persons… She looks down and sees Jane Wilkinson in the hall. No doubt enters her head that it is Jane Wilkinson. She knows it is. She says she saw her face distinctly because – being so sure of her facts – exact details do not matter! It is pointed out to her that she could not have seen her face. Is that so? Well, what does it matter if she saw her face or not – it was Jane Wilkinson… She knows. And so she answers questions in the light of her knowledge, not by reason of remembered facts. The positive witness should always be treated with suspicion, my friend. The uncertain witness who doesn’t remember, isn’t sure, will think a minute – ah! yes, that’s how it was – is infinitely more to be depended upon!

Hercule Poirot in Lord Edgware Dies by Agatha Christie, 1933.

The more precisely the position is determined, the less precisely the momentum is known in this instant, and vice versa.

Werner Heisenberg, Uncertainty Paper, 1927.

In 1933, Hercule Poirot demonstrates the futility of “positive knowledge”, how it goads its (supposed) possessor into ignoring the details, and since facts not yet framed in a semantic context always assume the character of details, into ignoring the facts, hence bending, distorting, recreating and misrepresenting them in order to conform to a pre-existing, a priori “knowledge”. Werner Heisenberg, however, precisely six years before Poirot, demonstrates the impossibility of such knowledge, basing his argument not on the undesirable consequences of presumed positive knowledge, but rather on its premises: “But what is wrong in the sharp formulation of the law of causality, “When we know the present precisely, we can predict the future,” is not the conclusion but the assumption. Even in principle we cannot know the present in all detail.”[1] What Heisenberg suggests actually coincides with Poirot’s argument: The more we go into further detail in our investigation of physical phenomena, the less precise we get. The problem arises when we do not acknowledge this fact and believe our knowledge (of larger, more general physical phenomena) to be absolute, applicable to everything in existence, from the movement of galaxies to the movement of photons and electrons. Therefore, the more we believe our presumed knowledge to be certain, the more likely we are to ignore the minute details (the momentum and/or the position of an electron, for instance) which do not conform to this knowledge. To be sure, the 1926 discussion between Heisenberg and Einstein makes a specification as to the nature of this “knowledge”: While Heisenberg tries to specify observable/knowable phenomena with regard to measurability, Einstein challenges him to suggest that observability is directly connected with conformity to a certain theory:

Heisenberg: “One cannot observe the electron orbits inside the atom. […]but since it is reasonable to consider only those quantities in a theory that can be measured, it seemed natural to me to introduce them only as entities, as representatives of electron orbits, so to speak.”

Einstein: “But you don’t seriously believe that only observable quantities should be considered in a physical theory?”

“I thought this was the very idea that your Relativity Theory is based on?” Heisenberg asked in surprise.

“Perhaps I used this kind of reasoning,” replied Einstein, “but it is nonsense nevertheless. […] In reality the opposite is true: only the theory decides what can be observed.”[2]

Isn’t this exactly what Poirot was criticizing? To bend observable facts in order for them to conform to a pre-conceived knowledge, of a certainty? It seems to be so, unless we take into account a (seemingly) slight shift in terminology: While Poirot is talking about knowledge (even positive knowledge) Einstein is referring to theory, that is, theoria, that is, a gaze, an outlook, an Anschauung. Theory, in the most basic sense of the term, is the way you look at things, and therefore, it goes without saying that it “decides what can be observed.”

Knowledge, on the other hand, is sophia, something arrived at, and once you arrive there, there is no room for uncertainties: So if details (facts) tend to create unwanted uncertainties, it goes without saying that you should ignore or distort them. Theory is based on uncertainties; the gaze shifts, wanders, wonders, takes in new data, changes, mutates: it represents the uneasy equilibrium of a priori and a posteriori. Positive knowledge, on the other hand, once established, becomes fixed; it doesn’t look anymore, it tells facts what they ought to be: it represents the hegemony of a priori over a posteriori. In short, once the theoretical act coagulates into preconceived knowledge and loses its self-reflexivity, knowledge becomes a risk, rather than an asset, for further knowledge.

In this sense, positive knowledge, that is, knowledge unquestionably certain of itself, has the possibility of becoming the bedrock of what we today call Fundamentalism, once the gaze is fixed. But wait, the uncertain witness will say, isn’t the same thing also the basis of the Enlightenment, what we know today as the diametrical opposite of Fundamentalism? Nonsense, the positive witness will answer, the same thing cannot be the basis of two diametrically opposite entities, can it now? The uncertain witness remains ambiguous and demands (or requests, depending on their predilection) a further examination of the concepts of “Fundamentalism” and “Enlightenment”.

[1] Werner Heisenberg, “The Uncertainty Paper”, in Quantum Theory and Measurement, eds. John Archibald Wheeler & Wojciech Hubert Zurek; Princeton, NJ: Princeton University Press, 1983.

[2] Werner Heisenberg, Der Teil und das Ganze, R. Piper & Co., Munich (1969). Translation by G. Holton.

Read the rest

 

Uncategorized