Category: <span>Gender</span>

Bu yazının uzun bir macerası var: 2016 yılında daha kısa bir versiyonu Türkçe olarak yazılmış ve ‘Annelik’ adıyla Suret dergisinin 6. Sayısında yayımlanmıştı. Yazıyı daha sonra genişleterek İngilizceye çevirdim ve 2019’da ‘The Three-Mother Problem’ adıyla Journal of Psychosocial Studies; Vol 12/No 3’te yayımlandı. 2020-2021 yıllarında Covid-19 ‘kapatmasıyla’ evden pek çıkamaz bir hale geldiğimde ise ‘Boş duranı kimse sevmez!’ düsturuna uygun olarak, ‘Aile’ konusundaki bazı denemelerimi, yeni bir dizi yazı daha ekleyerek Beyond Family: A Case for Another Regime of Reproduction, Sexuality and Kinship adlı bir kitapta topladım, ki o da 2022 sonunda Sublation Media tarafından basılacak.
‘Üç Anne Sorunu’ denemesi bu yeni haliyle Türkçede hiç yayınlanmamıştı. Anneler Günü dolayısıyla birdenbire otuz dokuz yıl önce kaybettiğim anneme bir hediye vermek geldi aklıma. Oturup dört günde denemeyi çevirdim.
Bütün Grusha Vashnadze’lerin Anneler Günü kutlu olsun bu vesileyle.

Mater semper certa; pater est quem nuptiae demonstrant
(Anne her zaman bellidir; baba evlilik sözleşmesinde belirtilen kişidir)
(Digesta Iustiniani 2.4.5)
Mutter eines Kindes ist die Frau, die es geboren hat
(Çocuğun annesi, kendisinden doğmuş olduğu kadındır)
(Alman Medeni Kanunu, Paragraf 1571)

Digesta Iustiniani (Roma Hukukunun en son versiyonu, MS 429) var olan en eski yasal belgelerden biridir ve çağdaş hukukun birçok kuralı bu belgeye dayanır. Bu yasa bize, babanın konumu neredeyse her zaman tartışmalı olsa da, ‘Anne her zaman kesinlikle bellidir,’ der. Şaşırtıcı bir önlem değil kuşkusuz: Erkeğin ‘baba’ olma eylemi, neredeyse her zaman gözlerden gizlenen bir esrar perdesi gerisinde gerçekleşir. Belirsizlik bununla da sınırlı değildir üstelik. Cinsel ilişki kamusal alanda gerçekleşse bile, döllenme kadın bedeninin içinde (yani erkek aklı için daha da karanlık bir mekânda) gerçekleştiği için, dölleyici spermin hangi erkekten geldiğini hala bilemeyiz. Bu nedenle, en azından 20. yüzyılın sonundaki babalık testlerine, yani çocuğun DNA’sını babanınkiyle karşılaştırmak mümkün hale gelene kadar, baba ya belirsizdi ya da Justinianus yasasının çaresizlikle kabul ettiği gibi ‘evlilik bağında belirtilen kişi’den ibaretti. Bu nedenle, bir kesinlik görüntüsü yaratmak için geriye kalan tek çare, kadın bedeni üzerinde tartışılmaz bir hakimiyet kurmak ve kadının, nikâh akdinde belirtilen kişi dışında herhangi biriyle cinsel ilişkiye girmesini tercihen mümkün olan en baskıcı yollarla yasaklamaktı. Bu baskının sınırlarını kültür çizer: Dilersek zinayı topluluk tarafından taşlanarak öldürülme tehdidiyle yasaklayabiliriz, ya da tekeşli/düzcinsel aşkı eldeki bütün ideolojik aygıtlar yoluyla yücelttikçe yücelten edebi/kültürel bir yapı inşa edebiliriz. Ya da, ruhun histerik yapılanmasını (yani öznenin arzusunun yerine babanın arzusunu ikame eden mekanizmayı) mümkün olan her yolla destekleyebiliriz: Sonuç değişmeyecektir. Kadın üzerinde mutlak (ya da mutlak olduğuna inanmak istediğimiz) bir baskı mekanizması kurabilir ve bu süreçte kadının kadınlığını ortadan kaldırmış oluruz. Tıpkı Lacan’ın üstü çizilmiş ‘La femme’ında olduğu gibi (Lacan 1998). Ancak öte yandan, her zorba gibi bunu yaparken giderek daha fazla paranoyaklaşacağız ve tahakkümümüzün sonucundan asla emin olmayacağız: Hayatımızın önemli bir kısmı, ‘Benim (gerçek) babam kim?’ ve ‘Bu çocuk gerçekten benden mi?’ sorularının altında ezilerek geçecek. Kısacası layık olduğumuzu bulacağız.
Yine de, ‘Anne her zaman bellidir.’ Doğum genellikle yarı kamusal bir olaydır: doğumda en az bir, genellikle de birden fazla kişi bulunur. Son iki yüzyıla kadar, doğumda kadına eşlik edenler, genellikle yaşlı kadınlar olan ebelerdi. Ancak son zamanlarda doğum daha çok halka açık bir olay haline geldi: Erkek jinekologlar da devreye girdi, ara sıra hevesli baba adayı da doğum anını gözlemler ve genellikle kaydeder oldu. Bu nedenle, hata olasılığı kalmamış gibi görünüyor. Ya da buna inanmak istiyoruz. Ama nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Şimdi bu kesinliği nasıl sorunsallaştırabileceğimizi ve bu sorgulamanın bize aile kavramının ya da sözde ‘çekirdek aile’nin dünü, bugünü ve geleceği hakkında ne öğretebileceğini, neredeyse 28 yüzyıla yayılmış yedi anlatıyı inceleyerek tartışmaya çalışacağım. Bu yedi anlatı şunlar:

  1. Eski Ahit, I Krallar 3: 16-27. ‘Hazreti Süleyman’ın Adaleti’ (yaklaşık MÖ 7. yy, Mezopotamya).
  2.  Maha-Ummaga Jataka’daki ‘Mahaushadha’ öyküsü, 546/5 (yaklaşık MÖ 4. yy, Hindistan) (The Jataka 1907)
  3. Li Qianfu. Tebeşir Dairesi; (yaklaşık MS 14. yüzyıl, Çin) (Qianfu 2001)
  4. Bertolt Brecht. ‘Augsburg Tebeşir Dairesi’ (1940, İsveç) (Brecht 2015)
  5. Bertolt Brecht. Kafkas Tebeşir Dairesi (1944, ABD) (Brecht 1966)
  6. Law and Order SVU, 6. Sezon, 1. Bölüm, ‘Doğum Hakkı’ (21 Eylül 2004, ABD)
  7. The Good Wife, 5. Sezon, 3. Bölüm, ‘Kıymetli Bir Meta’ (3 Ekim 2013, ABD)

‘Gerçek’ Anne kimdir?

Şimdi bu metinlerin her birinin öyküsünü kısaca özetlemeye çalışacağım:

[1] ‘Hazreti Süleyman’ın Adaleti’ kıssası çoğu kişi tarafından bilinir: İki fahişe aynı gece doğum yaparlar, ama bebeklerden biri ölür. Bebeği ölen kadın bebekleri değiştirir ve yaşayan bebeğin ona ait olduğunu iddia eder. Hazreti Süleyman’ın karşısına çıkarlar. Süleyman karar veremez ve bebeği kılıcıyla ikiye bölmeyi ve her kadına bir parça vermeyi önerir. ‘Gerçek’ anne bu karara uymak yerine, iddiasından vazgeçmeyi kabul eder. Süleyman bebeği ‘gerçek’ anneye, yani iddiasını geri çeken, bebeğin ölmesine izin vermektense başka birine vermeye razı olan kadına verir.

[2]‘Gelecek Buda’ veya ‘Bilge’, bebeğini çalmaya çalışan bir kadın ile bir Yakshini (başka bir çeviride ‘dişi cin’) arasındaki anlaşmazlıkta hakemlik yapar. Çözümü Solomon’unki kadar kanlı değildir. Yere bir çizgi çizer ve üzerine bebeği koyar, kadın kılığına girmiş Yakshini ve kadından kollarını tutup çekmelerini ister. Gerçek anne bebeğinin incineceğini görür ve kolunu bırakır. ‘Gelecek Buda’ bebeği ‘gerçek’ anneye verir.

[3]Li Qianfu’nun oyununda, zengin bir adamın kısır ilk karısı onu zehirleyerek öldürür, sonra da cinayeti, çocuğu olan ikinci karısının üstüne atar. İkinci eşin masum olduğu kanıtlandıktan sonra, ilk ve tek erkek çocuk yoluyla adamın mirası alabilmek için çocuğa sahip çıkmaya çalışır. Yargıç çocuğun kimin çocuğu olduğu sorusuna cevap vermek zorundadır. Yere bir tebeşir dairesi çizer ve çocuğu ortasına koyar, kadınlardan kollarını tutup çekmelerini ister. İlk iki hikâyede olduğu gibi, çocuğunun incineceğini gören ‘gerçek’ anne, çocuğu bırakır, bunu gören yargıç çocuğu ‘gerçek’ anneye verir.
M.Ö. 7. yüzyıldan M.Ö. 14. yüzyıla kadar uzanan bu üç hikâyede, annenin ‘gerçekliği’ hiç tartışma konusu olmaz. İki iddia vardır, biri yalan, diğeri doğrudur ve bu iddiaların ‘doğruluğu’, annenin annelik içgüdüsü ya da onun iyiliği, şefkati, çocuğunun incinmesine izin vermemesi tarafından belirlenir. Bu açıdan hukuk sisteminde önceden tesis edilmiş bir hüküm yoktur; ‘Mater semper certa’ tartışmasız bir ilkedir. Ne zaman bir aksaklık olsa (ki bu son derece nadir görülür), karar tamamen yargıcın adalet (ya da hakkaniyet) duygusuna bırakılır. O da annelik sevgisini ve şefkatini sorgusuz sualsiz bir mutlak olarak kabul eder, öyle yargılar.

Ancak altı yüzyıl sonra işler değişmeye başlıyor.

[4] ve [5]: Bertolt Brecht tarafından dört yıl arayla yazılan ‘Augsburg Tebeşir Dairesi’ kısa öyküsü ve Kafkas Tebeşir Dairesi oyunu, Li Qianfu’nun 14. Yüzyılda yazdığı Tebeşir Dairesi’nden açıkça ‘yürütülmüştür’. (i) Ancak her başarılı edebi ‘hırsızlık’ta olduğu gibi, Brecht’in metinlerinde hikâyenin esasını çok önemli bir şekilde değiştiren ve ‘annelik’ kavramının yeniden düşünülmesini gerektiren çok önemli bir yenilik vardır. Her iki hikâye de aynı temel tartışmayı ileri sürer: ‘Gerçek’ anne, çocuğu doğuran değil, yetiştirendir: ‘Die Kinder den Mütterlichen, damit sie gedeihen’ (Çocuklar anacıl olana, ki büyüyüp gelişebilsinler). Brecht odadaki file adını vermiş olur böylece: Annelik ve Anacıllık, doğurmak ve büyütmek her zaman bir ve aynı şey değildir. Her iki hikâyede de çocuk, tehlike anında (birincisinde bir Protestan pogromu, ikincisinde bir köylü isyanı) ‘gerçek’ anne tarafından terk edilir. Her iki hikâyede de çocuk bir hizmetçi veya dadı tarafından kurtarılır ve büyütülür. Zaman içinde, baba öldükten ve tehlike de geçtikten sonra, ‘gerçek’ anne çocuğunu geri almak ister. Oysa annelik içgüdüsü çocuğunu terk ettiğinde görünüşe göre çoktan ortadan kalkmıştı. Şimdi tek endişesi (erkek çocuk aracılığıyla) üstüne konacağı mirasmış gibi görünmektedir. Her iki hikâyede de annenin kim olduğuna karar vermek yargıca (ya da ‘Kadıya’) düşer. O da problemi Li Qianfu tarafından icat edilen tebeşir dairesi yöntemini kullanarak çözer. Ancak bu sefer çocuğun çektiği acıya tahammül edemeyerek onu bırakan kadın, onu doğuran değil, büyüten kadındır. Yargıç, çocuğu ‘öz’ anneye değil, onu yetiştiren anneye verir.
Böylece ‘anneliği’, tıpkı Hazreti Süleyman gibi, ikiye bölmüş olduk. Elbette mesele annenin çocuktan bilerek ve isteyerek vazgeçtiği istisnai birkaç vaka olsa, kısa bir not düşüp devam ederdik; çünkü Brecht’in iki metninde de çocukların terk edilmesine neden olan büyük toplumsal olaylar, gerçekten istisnai durumlardır. Ancak Brecht’in metaforu, ‘annelik’ üzerine basit bir yorumdan daha fazlasını ifade eder; aynı zamanda sahip olma/sahip çıkma ile yetiştirme/yapma/üretme üzerine arasındaki çelişki hakkında daha geniş bir politik yorum barındırır içinde. ‘Çocuklar anacıl olana’ dedikten sonra gerçek amacını açıkça belirtir Brecht: Die Wagen den guten Fahrern, damit gut gefahren wird / Und das Tal den Bewässerern, damit es Frucht gett (Araba daha iyi sürücüye, daha iyi sürülsün diye / Vadi de onu sulayana, meyve verebilsin diye). Ancak, belki de yazarın niyetinden bağımsız olarak, Annelik hakkında önerdiği şey, sadece bir metafor olarak değil, aynı zamanda kelimenin gerçek anlamıyla da bugün için oldukça önemli olabilir: ‘Anne’ bir değil iki kişi (aslında üç, ama bu bir kenarda dursun şimdilik), basit bir hukuk meselesinin ötesinde, farklı kişiler olabilir bunlar, bazen de örtüşürler. Bu tartışma, on bin yılı aşkın bir süredir kendinden menkul olarak kabul ettiğimiz aile kavramını da sorunsallaştırır. Tıpkı Marx’ın 1845’te Feuerbach Üzerine Tezler’de (aynı zamanda bir metafor olarak) söylediği şeyin, şimdi harfi harfine gerçek olması gibi.
Ancak bu ‘gerçeğin’ kendini ifade etmesi için üretici güçlerde bir gelişmenin (aslında sadece bir gelişmenin değil, önemli bir sıçrama veya dönüşümün) gerçekleşmesi zorunludur. Bu da bizi 21. yüzyıla ait olan son iki metne getiriyor.

[6] Law & Order: Special Victims Unit (Kanun ve Düzen: Özel Kurbanlar Birimi; genellikle Law & Order: SVU diye kısaltılıyor) 23 sezon ve 500’den fazla bölümden sonra hala yapımda olan bu dizi, iki popüler türü (Mahkeme Hikayesi ve Polisiye) başarıyla birleştirdiği için Amerikan televizyonunun en gözde dizilerinden biridir. Bu özellikle bizim konumuzla ilgili, çünkü ‘özel kurbanlar’ terimi tecavüz, aile içi şiddet ve çocuk istismarı kurbanlarını ifade eder. 2004 yılında yayınlanan altıncı sezonun ilk bölümünde ‘annelik’ kavramı yeni bir ışık altında tartışmaya açılır.
Çocuk bahçesinden bir çocuk kaçırılır. Güvenlik kamerası kayıtlarını izleyen detektiflerimiz, kaçıranı ve çocuğu bulurlar. Kaçıran kişi bir kadındır ve kendisinin ‘gerçek’ anne olduğunu iddia eder. Ancak çocuğun ‘gerçek’ ebeveynlerinin kim olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur: Zaten çocuk da kendisini kaçıranı hiç tanımaz ve nüfus cüzdanı, ailesinin ‘gerçek’ ebeveynleri olduğunu doğrular. Olay derinlemesine incelendiğinde, işlerin biraz daha karmaşık olduğu ortaya çıkar: çocuğu kaçıran kişi yıllar önce bir doğum kliniğine dondurulmuş yumurtalarını vermiştir ve bir süre sonra da bunlardan birinden bir çocuk ‘sahibi’ olmuştur. Ancak çocuğu yakın zamanda bir araba kazasında ölmüştür. Araştırma sürdükçe, sonuçları daha da kafa karıştırıcı hale gelir: Klinik, kısır kadınlara ‘tedavi’ adı altında ve kendilerine haber vermeden (yani tamamen kanuna aykırı olarak) kadının dondurulmuş, sağlıklı yumurtalarından üretilmiş ceninler vermiştir. Sonuçta, kaçıran kişinin çocuğun gerçekten de genetik annesi olduğu ortaya çıkar. Ancak onu doğuran ve büyüten de çocuğun annesi olarak bildiği diğer kadındır.
Böylece, Brecht’in ikiye böldüğü anne, şimdi bu yeni teknoloji ile üçe ayrılmış oldu: Genetik Anne, Doğuran Anne ve Yetiştiren Anne. Dava mahkemeye gider ve sonunda çocuğun da ifade vermesi gerekir. SVU detektiflerinden biri davanın kendi kendine çözüleceğini öngörür. Çünkü bu bir ‘Hazreti Süleyman’ın Adaleti’ sorunudur ve kadınlardan biri, çocuğun davanın acı ve travmatik sürecine maruz kalmaması için iddiasından vazgeçecektir. 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarındaki Amerikan ve Avrupa kültür atmosferini saran abartılı genetik inancı burada da devreye girer: Genetik anne iddiasını geri çeker (ve böylece ‘gerçek’ anne olduğunu kanıtlar); çocuğu kaçırıp travmatize eden, gerçek annesinin kendisi olduğunu söyleyen, çocuğun bütün hayatını altüst eden o değilmiş gibi! Neyse ki, ABD Mahkemesi Süleyman (veya Gelecek Buda veya Qianfu ya da Brecht’in yargıçlarından biri) değildir de çocuk onu doğuran ve büyüten annesiyle kalır. Ancak bu yeni teknolojinin yarattığı yeni etik ve hukuki sorunlar çözülmemiş olarak sıralarını beklerler. ‘Annelik’ ve ‘aile’nin sorunsallaştırılmasındaki bir sonraki aşama için listemizdeki son maddeye bakmamız gerekiyor.

[7] 2009 ve 2016 yılları arasında yedi sezon yayınlanan The Good Wife (İyi Eş), Siyasi Entrika ve Mahkeme Hikayesi türlerini birleştiren popüler bir TV dizisidir. Sezon 5, bölüm 3’te (2013) benzer bir annelik tartışması çıkar karşımıza. ‘Annelik’ sorununu etik ve hukuki sonuçları itibariyle uç noktalara taşıyan ve belki de bildiğimiz anlamda ‘aile’nin tabutuna son çiviyi çakan bir davadır bu. Annenin fiziksel bir kusur nedeniyle bir fetüs taşıyamaması yüzünden çocuğu olmayan bir çift, taşıyıcı bir anne ile sözleşme yapar. Kadının yumurtası ve kocasının spermi yapay bir ortamda birleştirilir ve zigot taşıyıcı annenin rahmine yerleştirilir. Ancak hamileliğin altıncı ayında fetüsün ölümcül bir hastalığı olduğu, asla ‘normal’ olamayacağı ortaya çıkar; canlı doğsa bile en fazla iki yıllık bir yaşam süresi olacaktır ve bu ancak yoğun bakım koşullarında yaşayabilecektir. (Genetik) anne ve baba, taşıyıcı anneden kürtaj olmasını isterler, ancak taşıyıcı anne bebeğin canlı olduğunu (‘Tekmeliyor!’) ileri sürerek bunu reddeder. İçinde büyüyen bebekten asla vazgeçmeyecektir. Doğumdan sonra çocuğa bakacak mıdır peki? Hayır, kesinlikle böyle bir niyeti yoktur. Sözleşmeye göre, tabii ki çocuğu anne ve babasına verecek, böylece onlar da asla ‘sahip olamayacakları’ çocuklarının acı çekmesini ve ölmesini izlemek zorunda kalacaklar ve ayrıca yoğun bakım için büyük miktarda para ödeyeceklerdir. Chicago yasalarına göre kürtaj yasaldır, ancak bir kadını kürtaj yaptırmaya zorlamak (haliyle) mümkün değildir. Öte yandan, genetik ebeveynlere göre, ‘normal’ bir insan olamayacak olan (yani, benlik duygusuna sahip bir ‘özne’ye dönüşme potansiyeli olmayan) bir çocuğun doğması da anlamlı bir seçenek değildir; bu hayatlarını hem maddi hem de manevi açıdan mahvedecektir. Bölümün sonunda bu sorun da çözülmeden kalır. Bununla birlikte, vurguladığı etik ikilem, ‘annelik’ konusundaki tartışmamızı geliştirmemizde yardımcı olabilir.
Devamını okuyun

[i] Brecht’ten önce Li Qianfu’nun oyununun, Klabund (Alfred Henschke) tarafından yapılan Die Kreidekreis (Tebeşir Dairesi; 1925) adlı bir uyarlaması ve bu uyarlamaya dayanan bir Alexander von Zemlinsky operası (1933) vardı zaten. Oyunun Çince’den Almanca’ya ilk doğrudan çevirisi 1926’da A. Forke tarafından yayınlandı. Brecht muhtemelen tüm bu versiyonların (en azından Klabund’un versiyonunun ve doğrudan tercümenin) farkındaydı ve yorumlarını bunlara dayandırıyordu.

Gender Literature Popular Culture

Steven Frost, Rules of the Marquess of Queensberry, 2010

Son günlerde hızla tırmanan kadına karşı şiddet olayları ve cinayetler yeniden gündemimiz oldu. Bunun şimdilik en önemli (olumlu) etkisi ise İstanbul Sözleşmesi’ni savunma konusunda epeyce geniş bir toplumsal mutabakatın sağlanması, ‘Çıkalım!’cıların irice de olsa bir azınlıktan ibaret kaldığının iyice belli olması. Bu tabii ki meselenin sadece o sözleşmeyi savunarak çözüleceğini göstermiyor. Birincisi, sözleşme yürürlükte de olsa onu uygulatmak gibi bir sorun var, ki bu özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı (en azından bu haliyle) ortadan kalkmadan, ve kolluk ve yargı kurumlarının neredeyse tümüne egemen olan kadın, LGBTİ+ ve özgürlük düşmanı ittifak yenilmeden tam olarak mümkün değil. İkincisi, İstanbul Sözleşmesi de kadına karşı şiddetin ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin mutlak bir panzehri değil zaten: o sadece uluslararası bir yasal düzenleme; toplumsal ve kültürel yapıda köklü değişimler olmadan, yasanın uygulayıcıları o yasanın sadece lafzına değil esasına da ikna olmadan, sorunu kökünden çözmesi mümkün değil. Ancak, gene şimdilik kaydıyla, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak, ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! 6284’ü Uygula!’ diye haykırmak, bugün için en anlamlı politik mevziyi oluşturmamızı sağlayacağından, bu çekinceler askıya alınabilir.

Pınar Gültekin’in katledilmesinin ardından yaygınlaşan tartışmalardan biri de (‘Hak etmiş, zaten evli erkekle ne işi vardı, bağ evine neden gitmiş,’ gibi sabuklamaları saymıyorum bile), kadından yana görünüp ‘abi şefkatiyle’ edilen tavsiyeler. Hepsi de dönüp dolaşıp ‘Canım, kadınlar, siz de birlikte olacağınız erkeği doğru seçin,’ noktasına varıyor. Bu tavır, özellikle (ben dahil) erkeklere ilk duyuşta doğru, en azından bir tür haklılık barındırır gibi göründüğü için özellikle çok tehlikeli. Suçu kısmen de olsa dönüp dolaşıp kurbanın hanesine yazdığı için değil yalnızca. Birçok açıdan tehlikeli; ama ben, en azından benim aklımın başıma gelmesini sağlayan bir örnek üzerinden, bir yanını söylemek istiyorum.

İsim vermeyeceğim, ama Twitter’da, Pınar Gültekin’in kayboluşundan sonra ‘O da kayboldu, başına ne geldi acaba?’ diye gündeme getirilen bir kadın, ‘Merak etmeyin, sağ ve sıhhatteyim, lütfen bu paylaşımlara son verin, ailemin yanına dönmeyeceğim,’ mealinde bir paylaşım yaptı. En kötü ihtimali, yani hesabının ele geçirilmiş olabileceğini aklıma getirmek bile istemiyorum; umarım bunu yazan kendisidir ve gerçekten sıhhattedir. Bu tweet kadınlara ‘akıl verenleri’ uyandırmalı artık: Tabii ki yalnızca kadınlar değil hepimiz zaman zaman (bazen çoğu zaman) bize kötü gelecek, zararlı olacak, hatta geri dönüşsüz hasarlar verebilecek ilişkileri seçebiliriz. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Bu nedenlerin görünürde en yaygını (ve en azından başlangıç aşamasında toplumsal cinsiyetten bağımsız gibi görüneni), baba-egemen düzen tarafından doğum anından itibaren dayatılmış, nedensiz ve tabii ki haksız bir suçluluk duygusundan kaynaklanan kendine zarar verme ihtiyacı, ‘intropunitive’ (sanıyorum ‘özyıkımcı’ diye çevriliyor Türkçe’ye, sevimsiz bir çeviri ama ne yapalım), kendine yönelik bir şiddet duygusudur. Ailenin yasası özellikle cinsellikle ilgili her durumda yasaklar ve ‘suçlar’ üzerine kurulu olduğu için, her arzumuz, her fiilimiz, hatta her merakımız bile birer suç olur çıkar. Hele bu arzu, fiil ya da merak ‘normal’ olarak kabul edilen dizgenin dışında bir yere yöneliyorsa (ki ‘normal’ denilen şey sımsıkı bir cendere olduğu için çoğunlukla böyle olur zaten), daha kendimizi bildiğimiz andan itibaren suçlu kabul ediliriz. Üstelik ailemizin değer yargıları dışında bir referans sistemimiz de henüz oluşmamış olduğu için buna kendimiz de inanırız. O zaman hayatımızın geri kalanı, daha çocukluktan başlayan bu ‘suçumuzu’ cezalandırmaya çalışmakla geçebilir.

Bir kere daha düşünürsek, bunun da aslında toplumsal cinsiyetten sandığımız kadar bağımsız olmadığını görebiliriz. Erkekler her zaman orta ve uzun vadede bu özyıkımcı şiddeti dışarıya, öteki’ye yönlendirme şansına sahiptirler. Bu ‘öteki’ de kadınlar, çocuklar ve hayatlarını ‘normal’in dışında yaşayan (bunu bilerek seçen, ya da zaten başka türlü yaşayamayan) kişilerdir. Çoğu erkek kendine yönelik bu şiddetin acısını her gün bu ‘öteki’lerden çıkarır, kendi muhayyel ‘suçunu’ dışarıya yansıtır, hiç durmadan intikam alır. Bunu yapabilir, çünkü arkasında onu destekleyecek, haklı çıkaracak, en azından bahaneler sunacak devasa bir baba-egemen düzen vardır. Kadınlarsa bu ‘avantaja’ sahip olmadıklarından, uzun vadede de bu özyıkımcılık cenderesine yakalanır kalırlar; böylece de onları fiziksel ve duygusal olarak gerçekten yıkmak için hazır bekleyen eril şiddetin eline fırsat üstüne fırsat, bahane üstüne bahane geçmiş olur. Ancak bu, o şiddeti haklı çıkarmaz, tersine daha da alçakça, daha de korkunç hale getirir. Kadınların daha çocukluktan başlayarak kendilerini suçlu hissetmek zorunda bırakıldıkları yetmiyormuş gibi, bu ‘suç’ hayatlarının tümüne yayılır, çevrelerindeki, en yakınlarındaki erkekler tarafından tekrarlana tekrarlana bir yaşam tarzına, bir tür kadere dönüşür çıkar.

Ancak benim tartışmak istediğim esas konu bu da değil. Sözünü ettiğim tweetteki, odanın ortasında duran filin ta kendisi: Kadınlar (bazen erkekler de, ama büyük çoğunlukla kadınlar), kendilerine zarar verecek, aşağılayacak, dövecek, öldürecek erkeklere doğru salaklıklarından, saflıklarından ya da kendilerine zarar verme arzularından koşmuyorlar. Daha doğrusu, onlar bir şeye, birine doğru koşmuyorlar zaten; bir şeyden kaçıyorlar. Kaçtıkları şey ise o tweette ‘dönmeyeceğim’ denilen kurum, yani ‘aile’. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun Mart 2020 Raporu’nda şunu görüyoruz: ‘Mart ayında öldürülen 29 kadının 4’ünün kim tarafından öldürüldüğü tespit edilememiştir. 9’u evli oldukları erkek, 5’i birlikte oldukları erkek, 4’ü tanıdık/akraba, 2’si eskiden evli olduğu erkek, 2’si oğlu, 1’i babası, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek, 1’i de kardeşi  tarafından öldürülmüştür.’ Yani kısacası, faili belli 25 cinayetin 17’si koca/eski koca/partner/eski partner tarafından, 8’i, yani neredeyse üçte biri ise ‘aile’ tarafından işlenmiş. Yani kadınlara karşı suçlar yalnızca kocalar, partnerler ve sevgililer tarafından işlenmiyor, ‘aile’ kurumu da en önemli suç ortaklarından biri.

Ancak ‘aile’ esas olarak ‘öldürdüğü’ için kaçılan bir şey değil, o, işin ifrada varmış kısmı: Tersine öldürmek yerine bastırdığı, ezdiği, sürekli, sonu gelmeyecek gibi görünen bir fiziksel, duygusal ve psikolojik şiddet uyguladığı için kaçmaya çalışıyor kadınlar oradan. Baba ve ağabey yasaklarından, hakaretinden ve dayağından, baba/amca/dede tacizinden ve bazen tecavüzünden, belki de bunlar kadar beter olan anne sessizliğinden ve suç ortaklığından o kadar yılıyorlar ki kadınlar, bu ‘şefkat ve huzur’ kurumundan kurtulmanın hayaliyle yaşar oluyorlar. Çoğu kadın buradan ‘kurtulmak’ için, fazlaca kılı kırk yarmadan, biraz insana benzeyen, ele geçirme/fetih aşamasındaki her erkek gibi ‘anlayışlı/aşık/sevecen’ görünen (ama bunu biraz becerikli bir şekilde yapan, tercihan çizdiği görüntüye kendisi de inanan) ilk adaya doğru hızla uzaklaşıyor. Tabii ki o ‘anlayışlı/aşık/sevecen’ görüntü, fetih harekatı tamamlanınca hızla (ya da yavaşça, kişiye göre değişir) sona eriyor, kadınlar da yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını, ya da daha acımasız olan İngilizce versiyonunu çevirirsek, ‘Tavadan kaçıp ateşe düştüklerini’ fark ediyorlar sonunda. Bu aşamada siz ne kadar ‘Kadınlar, birlikte olacağınız erkeği doğru seçin!’ tavsiyesi verirseniz verin, iş işten geçmiş oluyor zaten.

O yüzden iyisi mi, biz erkekler bu tavsiyeleri bir yana bırakalım. Şiddete uğrayan, öldürülen kadınlar salak değil, gönüllü de değil, şiddetten, ölüm riski altında yaşamaktan sapıkça bir zevk de almıyorlar. Onları baba evinin fiziksel/duygusal/psikolojik şiddeti ile koca evinin fiziksel/duygusal/psikolojik şiddeti arasında, kırk katır ile kırk satır arasında çaresiz kılan, bu ikisinden başka gidecek yer, varolacak alan bırakmayan baba-egemen düzenin elinden kurtulmanın kendilerince bir yolunu ararken berhava olup gidiyorlar.

Eğer ‘abilik etmeye’ çok hevesimiz varsa, bu çıkışsız düzenin neresinden kırılacağını, nasıl bozulacağını, kadınlara kendi başlarına, baba ya da koca kanadı altına girmeden varolabilecekleri hayat alanlarının nasıl açılabileceğini düşünerek başlayalım işe. O alanları biz açmayacağız, yollarından çekilsek, araziyi ‘fuzuli işgal’ etmesek yeter. Ve bunu yaparken de nalıncı keseri gibi kendimizden yana yontmayalım, önce hangi ayrıcalıklarımızdan nasıl vazgeçebileceğimizi hesaplayalım (‘Hepsinden!’ demeyelim aceleyle, yalan olur). İlk olarak da o ‘Öğüt verme, farklı erkek olma, öteki erkeklere benzememe ayrıcalığımızı’ bir yana bırakmakla başlayalım; böylece en azından samimi olabileceğimize dair bir ipucu vermiş oluruz kadınlara.

Gender Life Politics