Radically Ambiguous Posts

 

Muhtemelen 10 Kasım dolayısıyla yazılmış iki yazı okudum dün ve bugün (10-11 Kasım 2018). Birbirlerine pek de yakın olmayan iki yazardan ve yayından: Biri Taner Akçam’ın Birikim’deki ‘Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet’i ve Atatürk’ün Birinci Cumhuriyet’i: Kuvvetler Birliği, Suriye Politikaları ve Tarihle Yüzleşme’[*] yazısı; diğeri ise Fatih Yaşlı’nın Birgün’deki ‘Atatürk’le Aldatmak’[†] yazısı.

İkisi de can-ı gönülden altına imzamı atabileceğim yazılar değil, ama vardıkları sonuçlar açısından ciddi itirazlarım yok. Akçam yazısını şöyle bitiriyor: ‘Özetle, M. Kemal’i savunarak, tercih ederek Erdoğan rejimine karşı çıkılamaz. Demokratik bir Türkiye ancak ve ancak hem tarihindeki hem de bugünkü Tek Adam rejimlerini eleştirerek kurulabilir.’ Yaşlı’nın finali ise şöyle: ‘Bu gerçekler görülmeden, o reklam filmleriyle kendini kandırmaktan vazgeçmeden, Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i nostaljik ve romantik değil, politik bir bilinçle kavramadan, yeni bir cumhuriyet kurmanın politik bir mücadele olduğunu bilmeden tek bir adım bile atılamaz.’

Farklı yollardan gelerek benzer bir yere varıyorlar, ki bu sonuca benim de itiraz etmem mümkün değil. Yaşlı, Kemalizme (o ‘Atatürkçülük’ diyor) karşı daha anlayışlı, belli ki Kemalistlerin en azından bir kısmını ittifak unsuru olarak görüyor. Akçam ise (benim de dahil olduğum) Kemalizmi eleştiren gelenekten geliyor. Yaşlı’nın kapanış paragrafını, özellikle ‘Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i nostaljik ve romantik değil, politik bir bilinçle kavramadan’ ibaresini ‘kavramadan ve eleştirmeden’ diye okursak (ki eleştirmeden kavramak mümkün olmadığına göre pekala da yapabiliriz bunu), varılan yerler çok farklı olmayacaktır. İkisi de (gene farklı yollardan giderek) bugün vardığımız yerin ‘kuruluş’ evresindeki ‘Cumhuriyet’ olmadığını söylüyor. Yaşlı’ya göre, ‘Cumhuriyet yıkıldı, rejim değiştirildi ve inşa edilen rejimle Cumhuriyet’in ve kurucu felsefesinin uzaktan yakından alakası yok.’ Akçam ise zaten daha baştan bugünkü rejimi ‘İkinci Cumhuriyet’ diye adlandırıyor.

Aralarındaki temel (ve bence çok önemli) fark ise, Yaşlı’nın hâlihazırdaki durumu Cumhuriyet’in temellerine, özsel varlığına yapılmış bir ihanet sonucu olarak değerlendirmesi, Akçam’ın ise Birinci ve İkinci Cumhuriyetler arasında yapısal bir fark görmemesi, ikisini de birer tek adam rejimi olarak değerlendirmesi, ki bu konuda da Akçam’a daha yakın durduğumu belirteyim. Ancak belki de Yaşlı’dan ziyade Akçam’a birkaç eleştiri yönelterek varolan durumu, yani status quo’yu daha iyi kavramamıza yardımcı olmayı deneyebilirim.

Bence varolan durum, 2016 referandumu ve 2018 seçimleri arasındaki iki yılda oluşturulan ve istihkam edilen rejim, Akçam’ın önerdiği gibi ‘İkinci Cumhuriyet’ değil, ‘Dördüncü Cumhuriyet’tir.

Hüküm sürmekte olanın kaçıncı ‘rejim’ (Krallık, İmparatorluk, Cumhuriyet) olduğuna karar vermek için, o rejimin kurucu belgesine bakmak gerekir. Bu açıdan bakıldığında da, bir ya da iki değil tam dört kurucu belgeden bahsetmek mümkün: 1924, 1961, 1982 ve 2016 Anayasaları. 2016 yeni bir Anayasa değil, bir değişiklikler paketi gerçi, ama rejimin temel yapısını değiştirdiği için bir kurucu belge olarak değerlendirilmesinde sakınca yok bence. Bu hesapla, 37 yıl süren bir Birinci Cumhuriyetimiz, 21 yıl süren bir İkinci Cumhuriyetimiz, 36 yıl süren bir Üçüncü Cumhuriyetimiz, ve taze, iki yıllık bir Dördüncü Cumhuriyetimiz var.

Fransa’nın da böyle ‘çok cumhuriyetli’ bir tarihi var, ancak onlar 226 yılda beş Cumhuriyet kurarken, biz 94 yıla dört Cumhuriyet sığdırmayı başarmışız. Gerçi haksızlık etmeyeyim, Fransa’nın farklı Cumhuriyet dönemleri arasına serpiştirilmiş çeşitli Krallık, İmparatorluk ve işgal rejimleri olduğu için, bu 226 yılın sadece 157’si Cumhuriyet rejimi altında geçiyor.[‡]

İşte biz 1990lı yılları ‘Birinci mi, ikinci mi?’ tartışmalarıyla harcarken, aradan sıyrılanlar dördüncüsünü kurdular bile. Baştan belirteyim, bunu espri olsun diye, ya da varolan durumdaki bir akıldışılığın altını çizmek için söylemiyorum. Türkiye gerçekten de Dördüncü Cumhuriyetini yaşıyor. Bunu ne kadar çabuk kabullenirsek, ‘Bundan sonra ne olacak?’ sorusuna da o kadar kolay cevap veririz. İsterseniz bu dört cumhuriyetin kısa tarihçesine bakalım ve bundan ne gibi dersler çıkarabileceğimizi görelim:

Birinci Cumhuriyet, Birinci Evre (1924-1938): Bu evre, Taner Akçam’ın da söylediği gibi, açık bir ‘Tek Adam Rejimi’ olarak kuruldu ve sürdürüldü. İlk yıllarında açılıp kapanan partiler, Takrir-i Sükun Kanunu gibi tedbirlerle açık şiddete dayalı bir yapısı olduğu gibi, son yıllarında da (belki çaresizlikten, belki de ekonomik ve siyasi açılardan görece bir rahatlama geldiği için) giderek yaygınlaşan, ama asla toplumun tümüne yayılmayan bir mutabakatla sürdü.

Birinci Cumhuriyet, İkinci Evre (1938-1961): Bu 23 yıl, Tek Adam’a göre tasarlanmış bir yapının önce bir oligarşiye, sonra da ‘çok partili’ rejime intibak ettirilmesi çabalarıyla geçti ve büyük ölçüde başarısız oldu. Tepedeki kişi(ler) o kadar denetimsiz ve o kadar ‘aşırı yetkili’ idi ki, toplumdaki diğer politik aktörler giderek yok hükmünde kaldılar. O tek kişi ‘Gazi Mustafa Kemal’ iken güç bela sağlanabilen zoraki mutabakat, giderek sağlanamaz oldu, iktidardan dışlanan politik aktörler çareyi askeri darbede buldular.

İkinci Cumhuriyet (1961-1982): 1961 Anayasası seçimle gelen iktidarın üzerine meritokratik (‘liyakat sahipleri’ yönetimi) bir denetim mekanizması yerleştirmeye çalıştı. Bu meritokratik yapı öncelikle yargı oligarşisinden, ama bunların fiziksel/şiddet temelli bir gücü olmadığı için, onlarla tandem çalışan askeri oligarşiden oluşuyordu. Yargı oligarşisi ‘çağdaş, aydın görüşlü’ (yani ‘liyakat sahibi’) kişilerden oluştuğu sürece sorun yok gibi görünüyordu. Ancak iktidar kaçınılmaz olarak ahlak bozduğu için bu hukukçu/asker işbirliğinin sonu çabuk geldi, yeni bir darbe kaçınılmaz oldu.

Üçüncü Cumhuriyet, Birinci Evre (1982-2002): 1982 Anayasası uzun, hantal ve yamalı bohça benzeri bir belgeydi. İç tutarlılığı yoktu, olan kadarı da bu ilk 20 yılda yapılan sayısız değişiklikle imha edildi. ‘Kurucu’ ataların (Evren ve hempaları) dahiyane bir modelmiş gibi tasarladığı, kendilerine bağlı iki partili sistem daha ilk seçimde çökünce, ‘kafana göre takıl’ felsefesi egemen oldu. Bu kaostan anlamlı bir politik önder çıkamadı (Özal, Çiller, Yılmaz, hatta bütün kıymetine ve iyi niyetine rağmen Erdal İnönü’ye bakın), en nihayet hayatının (ve zihinsel melekelerinin) kışını yaşayan bir Ecevit’e umut bağlandı, sonu hüsran oldu.

Üçüncü Cumhuriyet, İkinci Evre (2002-2016): Aralıksız AKP iktidarı. 1924 belgesiyle iktidar yapısının dışında bırakılan, ancak dolaylı yollardan, karmaşık ittifak zorunluluklarıyla (DP, AP, ANAP) iktidara dokunabilen toplumsal kesim, Özal döneminde kazandığı ekonomik gücü de arkasına alarak iktidarı ele geçirdi. 14 yıl boyunca da bu iktidarı kurumsallaştıracak hukuki değişikliği yapabilmek için ittifaklar kurdu, ittifaklar bozdu, eski kardeşlerini/müttefiklerini harcadı, harcadıklarına iade-i itibar etti ve sonunda 2016’da yaptığı Anayasa değişikliğini 2018 seçimiyle perçinledi, Dördüncü Cumhuriyet kuruldu.

Burada Taner Akçam’la anlaşıyoruz: 4. Cumhuriyet, 1. Cumhuriyet’e bir geri dönüş gayretidir. Birinci Cumhuriyet Tek Adam rejimini bir ‘İstisnai Durum’ temelinde oluşturmuştu. AKP ve Tayyip Erdoğan ise Dördüncüsünü ilan edebilmek için aynı (ya da benzer bir) istisnai durumu yaratmaya çabaladılar, 2012’den başlayarak bu yolda ellerinden geleni yaptılar, sonunda 2016’da ‘Allah’ın bir lütfu’ sonucu bu fırsatı ele geçirdiler. Geçirdikleri anda da AKP gereksiz hale geldi, politik sistem içinde bir safraya dönüştü, Tek Adam rejiminin kurumlaşması yoluna girildi.

1924’te durum gerçekten de ‘istisnai’ idi, amenna. Kuşkusuz her istisnai durumun bir Tek Adam rejimi gerektireceği tartışmasız, taşa yazılmış bir kural değildir. Ancak 1. Cumhuriyet, ‘istisnai durum’ iddiasında haksız değildi en azından: Çok uluslu imparatorluktan ulus-devlete geçmek, kapitalizmin küresel düzen olduğu bir dünyada, kapitalist olamasa da uluslararası kapitalizme uyumlu bir ekonomik yapı kurmak, ne anlama geldiğini tam olarak bilmeden de olsa ‘modernize olmak’, gerçekten de bir istisnai durum yaratır. Bu istisnai durumun zorunlu politik ifadesi ille de bir Tek Adam rejimi olmalı mıdır, bunu yıllardır tartışıyoruz zaten. Benim kanaatim böyle bir şart olmadığı, ama ‘millet için en iyisini bildiğine’ inanan kişinin bu şartmış gibi davranmakta beis görmediğidir. Ayrıca her Tek Adam rejimi toplumun bir yarısını baskı altında tutmak, politik azınlıkları ya susturmak ya da imha etmek zorundadır. Ulus devlet kuruluşunun etnik azınlıkları imha etme/sürme zorunluluğunu da buna eklerseniz, 1. Cumhuriyet’in nasıl bir politik kültür mirası bırakmış olduğu kendiliğinden belli olur.

Araya giren 2. ve 3. Cumhuriyet dönemlerinin de bu mirası daha ‘demokratik’ ya da daha ‘özgürlükçü’ yaptığını iddia eden kimsenin çıkacağını sanmıyorum.

Kısacası, 1. ve 4. Cumhuriyet dediğim dönemler, birer Tek Adam rejimi olmaları bakımından birbirlerine benzeseler de, aralarındaki farkları görmek, geleceği hayal edebilmek açısından çok önemli. Ortak yanlarından biri kuşkusuz, otokratların toplumun ancak yarısı civarında bir desteğe sahip olması. Ancak 1. ve 4. arasında bu yarı radikal bir biçimde değişiyor, örtüşen küçük bir oportünistler grubu ve her devrin adamları dışında, neredeyse tamamen farklılaşıyor. 1. Cumhuriyetin kitle tabanı askerler, bürokratlar, ulema dışında kalan eğitim görmüşler, yükselen ya da yükselmek isteyen küçük ve orta boy burjuvalardı; modernleşmek isteyenler, Avrupa’ya bakıp gördükleri meta yığınını ve hayat tarzını arzulayanlardı. Reaya ve esnaf, modernizasyona direnen, olduğu gibi kalmak isteyen ‘mütedeyyin’ yarı ise sessizdi, evine çekilmiş, politik hayattan dışlanmıştı. 4. Cumhuriyetin kitle tabanı ise 1. Cumhuriyet döneminde dışlananların torunları oldu. Bunların bir kısmı 1980lerde ve 1990larda ekonomik güç kazanmıştı, daha büyük kısmı ise yarı-modernleşmişti, ‘Batı’nın metalarını arzulayıp kültüründen nefret etmeyi öğrenmişti. Geçmişte kendisini aşağılayan, hor gören, bastıran kalabalığa karşı da kin, nefret ve intikam duygularıyla doluydu. Bu defa bastırılan, geçmiş dönemin ‘modernize’ olmuş büyük azınlığı oldu; zamanla onlara Kürtler (en azından çoğunluğu) de katılmak zorunda kalacaktı.

Bu farkı şunun için özellikle vurguladım: Hiçbir otokrat, kendi kitlesini oluşturamaz, yaratamaz, şekillendiremez. Tam tersine büyük bir hızla kendi kitle tabanına, temsil ettiklerine benzer, onlara dönüşür. Bu nedenle Mustafa Kemal ile Tayyip Erdoğan birbirlerine benzemiyorlar, sadece yapısal olarak işgal ettikleri konum aynı. Daha önce belirttiğim farkı, yani Mustafa Kemal otokrasisinin gerçek bir ‘istisnai durum’dan, Tayyip Erdoğan otokrasisinin ise kurgulanmış, aranıp bulunmuş bir ‘istisnai durum’dan kaynaklandığını da düşünecek olursak, iki Cumhuriyet arasındaki temel iki benzemezliği de ortaya koymuş oluruz.

Mustafa Kemal yeni bir status quo yaratmıştı. Tayyip Erdoğan ise status quo pro ante’ye dönmek istiyor. Kendinden öncekine, ya da ondan bir öncekine değil. Hatta 1. Cumhuriyetin ikinci evresine bile değil. 1. Cumhuriyetin birinci evresindeki status quo’ya dönmek istiyor. Ve tarihin ironisine bakın ki, bu en bağnaz Kemalistlerin istedikleri şeyle bire bir örtüşüyor. Üstelik Tayyip Erdoğan bu geri dönüşü kitle tabanını neredeyse tamamen sabit tutarak yapmak niyetinde de değil. Tersine, eski (en eski) rejimin sadık savunucularından bir kısmını da yanına alarak, tabii ki kendisine biat ettirerek yapmak istiyor. Bu proje başarılı olursa (ki kanaatimce bu şansı çok az), 1. Cumhuriyetin ‘Batının teknolojisini ve metalarını alalım, ama kültürümüz ve ananelerimiz değişmesin’ fikrini de yeniden gündeme getirmiş olacak, bu imkansız arzuyu bir kere daha gerçekleştirmeye çalışacak. 1. Cumhuriyet ve onu izleyen 2. ve 3. Cumhuriyetler, bu fikri uygulamaya koymayı becerememiş, ne teknolojiyi tam olarak alabilmiş, ne de kültürü koruyabilmişlerdi. Tayyip Erdoğan bunu başaran ilk lider olmayı hedefliyor işte. Başarı şansı ise sıfıra yakın.

Bu eleştiriler dışında, Taner Akçam haklı. Fatih Yaşlı da çok uzak değil haklı olmaya. Yaşlı status quo pro ante’ye dönüşten değil, ‘yeni bir Cumhuriyet kurmaktan’ söz ediyor, Akçam ise iki Tek Adam rejimini de eleştirerek bulunacak yeni bir yoldan. Aklın ve eleştirel düşüncenin bugünkü kadar kökten imha edilmemiş olduğu bir dünyada, farkları sabit kalarak uzlaşmamaları için bir neden olmazdı. Ancak maalesef o dünyada yaşamıyoruz. En azından onları ‘savunan’ birileri, o ‘yeni Cumhuriyeti’ kurma çabasına girmektense birbirlerine hakaret etmeyi tercih edecekler. Oysa yol belli: Status quo korunamaz, status quo pro ante’ye de dönülemez. Üçüncü bir yol bulmak gerek; ikisini de eleştiren, benzerliklerini ve farklarını da görerek ikisinin oluşturduğu düzlemi ve düzeyi aşmayı/dönüştürmeyi hedefleyen bir yol.

Belki o zaman Fransa’nın elli yıl önce bulduğu çözüme benzemeyen bir çözüm bulunabilir: Fransa’nın yarı-otokratik 5. Cumhuriyetinin kurucu babası De Gaulle’dü. 1958 referandumundan sonraki ilk Cumhurbaşkanı da o oldu. 1965 seçimlerinde ikinci kez Cumhurbaşkanı olduğunda kendisinden o kadar emindi ki, yönetim sistemini biraz daha merkezileştirme hedefli bir anayasa tasarısını referanduma götürdü. 1969 referandumunda hezimete uğradı, ikinci dönemini tamamlamadan istifa etti, çekip gitti. Fransızlar maalesef yeni (Altıncı!) bir Cumhuriyet kurmaktansa elde olanla idare etmeye çalıştılar; elli yıl sonra geldikleri yer ise belli: Bir yanlarında Marine Le Pen ve faşistleri, öteki yanlarında ise Macron ve onun belirsiz, kafası karışık ‘Tek Adam’ bile olamayan rejimi. Status quo çöktüğünde kaderimiz Fransa gibi olmasın istiyorsak, sonrasını şimdiden düşünmeye başlamamız gerek; gideni ve gelmekte olanı anlamaya çalışarak.

[*] http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9202/erdogan-in-ikinci-cumhuriyet-i-ve-ataturk-un-birinci-cumhuriyet-i-kuvvetler-birligi-suriye-politikalari-ve-tarihle-yuzlesme?fbclid=IwAR3szyfSRJzSOFnoKBmDWIHP8uGsHAL2Rfe7NW8raSlx8Ld_3flmiQsUrYM#.W-gprSdryqC

[†] https://www.birgun.net/haber-detay/ataturk-le-aldatmak-236398.html?fbclid=IwAR31eH0io850dMdbez7-_azZ-rK2FAE0zMhfOeEFrg97JaunouLaJwVM6XY

[‡] Fransa ‘Cumhuriyetlerinin’ kronolojisi, karşılaştırma açısından faydalı olabilir:

1792-1804          =          12          (Birinci Cumhuriyet)

1804-1815          =          11          (Birinci İmparatorluk)

1815-1848          =          33         (Restorasyon-Krallık)

1848-1851          =            3         (İkinci Cumhuriyet)

1851-1870          =          19         (İkinci İmparatorluk)

1870-1940          =          70        (Üçüncü Cumhuriyet)

1940-1946          =            6        (Alman İşgali)

1946-1958          =          12         (Dördüncü Cumhuriyet)

1958-                =            60         (Beşinci Cumhuriyet)

 

Politics

Photo by Anton Repponen on Unsplash – Manipulated by Ezgi Keskinsoy

Ekonominin durdurulamaz çöküşüne, Trump’ın ‘posta koymasına’, TL’nin havada oklanmış bir kuş gibi helezonlar çizerek düşüşüne karşı, sosyal medyada yeni moda tartışma: Hepimiz aynı gemide miyiz? Bu kötü gidişata karşı, aramızdaki farkları, geçmiş husumetleri, anlaşmazlıkları (geçici bir süre için de olsa) rafa kaldırıp önce ‘memleketi kurtarmaya’ mı odaklanacağız, yoksa ‘Krizi kimler yarattıysa onlar halletsin,’ diye bir kenara çekilip sonucu mu bekleyeceğiz? Birileri, yapılan hiçbir uyarıya kulak asmadan, hatta uyarıları yapanları aptallıkla, kötü niyetle, giderek vatan hainliğiyle suçlayarak bildiğini okuyup, bu berbat ve çıkışsız gibi görünen krize sebep olduktan sona, ‘elbirliğiyle’ bir çıkış mümkün müdür? Gemi metaforu burada devreye giriyor: Eğer içinde bulunduğumuz gemi alabora olma, hatta batma noktasına gelmişse, o noktaya hangi yanlış kararlar alınarak gelindiğine, o yanlış kararları kimlerin aldığına bakmadan önce, gemiyi batmaktan kurtarmak gerekir kuşkusuz.

Foti Benlisoy bir tweetinde, gene aynı metafor üzerine bir çeşitleme yaparak, ‘Gemi’yi Afrika’dan Amerika’ya köle taşıyan gemilere benzetiyordu. Güvertede ve kaptan köşkünde köle tüccarları ve onların adamları, ambarda ise zincirli köleler. Bu durumda bile ‘Hepimiz aynı gemideyiz!’ denebilir mi hala? Maalesef denebilir. Eğer okyanusun ortasında, tanımadık bir ada kıyılarında dibini kayalara vurup deldirmişse gemi, kölelerin de zincirleri çözülecek, ellerine aletleri alıp deliği onarmaya girişecekler. Çünkü okyanus, köle ile köle tüccarını ayırmaz. Ama, delik onarıldıktan sonra, zinciri çözülmüş ellerine geçen aletlerle ne yapacakları ise kölelere kalmış! Buradan da görülebilir ki, köle tüccarları kölelerin zincirlerini çözüp ellerine alet vermektense, efendi gibi boğulmayı tercih edebilirler pekala. Veya, daha da iyisi, filikalarına atlayıp gemiyi terk ederler ve ambara zincirli köleleri kaderleriyle baş başa bırakırlar. Çünkü öteki durumda ölümleri, muhtemelen boğulmaktan daha uzun sürecek ve daha sancılı olacaktır.

Uzun lafın kısası, biz bu ‘Gemi’ metaforunda ısrarcı olursak, sonunda hep bir ‘gemi halkı işbirliği’ sonucu çıkacak bir yerlerden. Bize söylenen, hatta dayatılan şey şu: Önce işbirliği yapıp ‘ortak akılla’ davranalım, yani onların bizi bu hale getirmiş olan ‘akıl’larına tabi olmayı kabullenelim (bize akıl soran yok ne de olsa), sonrasına bakarız.

Bu durumda söylenecek tek şey var: Gemi yok!

Matrix filminin meşhur ‘Kaşık yok!’ sahnesini hatırlayalım: Neo, elindeki kaşığı ‘telepati yoluyla’ bükmeye çalışıp beceremezken, Kahin’in ona verdiği tavsiyedir ‘Kaşık yok!’ Kaşık gerçekten de yoktur, çünkü zaten hepsi (Neo da, Kahin de) kurgulanmış, muhayyel bir evrende yaşamaktadırlar. Bu hayali durumdan tek kurtuluş ise, ‘nesnel’ gibi görünen o evrendeki şeylerin asında ‘gerçek’ olmadıklarını, onların zihinleri için yaratılmış kurgular olduğunu kabullenmektir.

Korkmayın, ülkem yetkililerinin bütün gayretlerine rağmen, henüz ‘Nesnel gerçeklik filan yok, aslında hepimiz Matrix’te yaşıyoruz,’ diyecek kadar delirmedim. Sadece okuduğumuzda teorik olarak kabullendiğimiz, hatta son derce parlak ve akıllıca bulduğumuz metinlere hakkını verelim diyorum, o kadar.

Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler’i böyle bir metin (Imagined Communities, 1983 — bu arada bu kitabı harika bir çeviriyle Türkçeye kazandıran İskender Savaşır’ı anmadan geçmek de olmaz: Metis 1993). Anderson bu kitapta ‘millet’ dediğimiz şeyin, kendisini önceleyen kabile, geniş aile, kavim, ümmet gibi topluluk biçimlerinin yerini aldığını, ancak onlar gibi uzun ve görece ‘doğal’ bir yoldan gelişerek değil, nevzuhur kapitalizmin pazar ihtiyacını karşılamak için hızla kurgulanarak ortaya çıktığını savunur. İnsan toplulukları kapitalizm varolmadan önce ‘milletler’ olarak bölünmüyorlardı. Kan bağı, dil, yaşam alanı, ortak inanç gibi parametrelere bağlı bir biçimde örgütleniyorlardı. Kapitalizm ise ‘millet’i icat etti: Belirli bir sermaye havzasının piyasa alanı, ortak dile, ortak ataya, ortak inanca, hatta ortak bir kültüre bile bağlı olmadan, ‘ulus-devlet’ olarak tasarlandı ve ortaya çıktı. Tabii ki bir arada durması için hiçbir doğal ya da tarihsel neden olmayan bu topluluklar bir harca ihtiyaç duyacaktı. Bu harç da 17. yüzyıl sonundan itibaren oluşmaya başlayan milliyetçilik(ler) oldu. Kavim mitolojileri alelacele ‘millileştirildi’, atalar bulundu, bulunamadığında icat edildi. Tarih tezleri ve dil teorileri üretildi. Yanlış anlaşılmasın, bunlar sadece Türkiye’de olmadı, tüm dünyada oldu, Amerika’da ve Avrupa’da başladı, kapitalizmle birlikte Şark’a ve Güney’e yayıldı. Ancak hepsini toplasanız dört yüzyıllık bir tarih bulabilirsiniz en fazla. Kısacası, ‘millet’, Allah vergisi, insanlığın fıtratında olan, tarih-ötesi bir şey değil; tıpkı milliyetçilik gibi insanlık tarihi açısından bakıldığında son derece yeni ve geçici bir oluşum. Asli değil sonradan olma, doğal değil yapay, gerçek değil hayali.

Bu yüzden, son haftalarda pek merak sardığımız ‘Gemi’ metaforu’ (ki ‘millet’i işaret ettiğinden kuşkumuz yoktur herhalde), aslında sanıldığı kadar sağlam, köklü ve sarsılmaz bir metafor değil. Tam tersine, aslında (tıpkı Matrix’teki kaşık gibi) hayali, kurgulanmış bir şey. Biz ona inandığımız sürece var. Dolayısıyla, esas soru, ‘Hepimiz aynı gemide miyiz?’ değil. Bu soruya verilecek cevaplar, o gemide aslında farklı sınıfların, farklı cinsiyetlerin ya da farklı etnik grupların varlığını vurgulayabilir; ama ‘ünite’yi (hem ‘birim’, hem de ‘birlik’ anlamında) bir kere ‘millet’ olarak tanımladığımızda, gemi battığında herkesin birden o gemi ile batacağını kabullenmiş oluruz. ‘Geminin dibini biz mi deldik?’ diye sorabiliriz, ama o deliği yamama işinden de kaçınamayız. ‘Kaptan bana mı sordu?’ diyebiliriz, ama bu bizi boğulmaktan kurtarmaz.

Oysa sorun krizin sorumlularıyla kurbanlarının aynı gemide olmasında değil, geminin olmamasında. ‘Gemi’ dediğimiz şeyin hayali, kurgulanmış bir nesne olmasında. O yüzden ‘Gemi yok!’ Bu, gemi (dedikleri şey) battığında bize bir şey olmayacak anlamına gelmiyor tabii. Ama bize olacaklar, her halükarda olacak; her gün oluyordu zaten. Bunu bir yana bırakıp hep birlikte bir ‘Gemi kurtarma’ operasyonuna girişirsek, başarabileceğimiz tek şey gemiyi o hale getiren kaptanı, kırbacı sallayan tayfa başını, kar-zarar hesapları yapan gemi sahiplerini ve köle tüccarlarını kurtarmak olur. Bir hayali yaşamakta ısrar etmektense başka bir dünyada selamete çıkmanın yolu, ‘gemi’ yerine daha anlamlı, daha faydalı ve geleceği (beklenti ve umutlarımızı) daha iyi kapsayacak bir metafor bulmaktan geçiyor.

Uncategorized

24 Haziran seçimlerinin tek sürprizi var: MHP’nin %11 oy alması. Ancak sürece 2017 başından itibaren baktığınızda, geri kalan her şey sürpriz sayılsa da bir tek bu sonucun aslında sürpriz filan olmadığını, aksine beklenmesi gerektiğini görebilirsiniz. Şahsen ben göremedim. Fox TV ekranında, gözlerim sol alt tarafa kilitlenmiş, HDP’nin adım adım baraj üstüne çıkmasını izler, bir noktadan sonra da RTE’nin oylarının %50’nin altına düşme ihtimalinin pek kalmadığını tevekkülle kabullenirken, %11 küsura kilitlenmiş duran MHP oylarında bir hikmet aramak çok geç geldi aklıma. İyi bir illüzyonist gösterisinde olması gerektiği gibi, doğru anda yanlış yere baktık hepimiz; bu arada olan da oldu.

Halbuki, Devlet Bahçeli’nin 1 Kasım 2015 oylarını bir şekilde koruma garantisi almadan, RTE’yi önce Başkanlık Referandumuna, sonra da erken seçime zorlama ihtimalinin olmadığını, olamayacağını düşünmemiz gerekirdi, yapamadık.

Bahçeli’ye o garantiyi kimin, kimlerin, nerelerin verdiği konusunda spekülasyon yapmaya kalkışmayacağım. Bir açıdan bakarsak, zaten pek mümkün değil bunu bilmek. Mümkün olsa bile, bunun için, artık nesli tükenmekte olan ‘araştırmacı gazetecilerden’ bir taburun, bir dizi hayırlı rastlantının (aslında Ümit Kıvanç’ın harika tabiriyle ‘Araştırmacı Kamyonculuğun’) da yardımıyla, uzun uzun çalışması gerek.

Ancak, o ‘sürpriz’ %11, 24 Haziran gecesi hepimizi bir süre meşgul eden ‘Akşener, İnce ve Kılıçdaroğlu nereye kayboldular?’ spekülasyonlarının ve giderek komplo teorilerinin gerçek nedenidir. Bir komplo vardıysa bile, onu gerilerde, 2017 başlarında aramak gerek; yoksa ‘Rehine alındılar, tehdit edildiler, kaçırıldılar,’ spekülasyonlarının ömrü, haysiyetli bir komplo teorisi olmaya bile yetmeyecek kadar kısa olacaktı, nitekim öyle de oldu.

Kanaatimce, MHP’nin %11’i ve ona sıkı sıkıya bağımlı olan RTE’nin %52,5’i, İnce, Kılıçdaroğlu ve Akşener cephelerinde önceden hesaplanmamış, senaryosu yazılmamış bir durum yarattı. Ortadan kaybolmalarının, pot kırmalarının ve sonunda ‘Dağ fare doğurdu,’ kıvamında açıklamalarla işi geçiştirmelerinin gerçek nedeni bu olmalı.

İnce/CHP cephesine bakalım. Bu ikisinin A planı, RTE’nin %45-49, MHP’nin ise %5-8 bandında kalacağı ve Cumhur’un bir blok olarak mecliste azınlığa düşeceği üstüne kuruluydu muhtemelen. İkinci tura bu koşullarda gidilecekti. O zaman ya bu ‘yenilginin’ vereceği hayal kırıklığıyla RTE seçimi ucu ucuna kaybedecekti (küçük ihtimal), ya da ucu ucuna kazanacaktı (büyük ihtimal). Ancak o zaman da %45-49 bandında oy almış bir İnce, ‘Tamam koçum, görevini layıkıyla yerine getirdin, artık milletvekili de değilsin, git Yalova’ya emekli ol,’ diye geçiştirilemeyeceği için, toplumsal muhalefetin önderi olacak, kısa sürede CHP’nin başına geçecekti. B planı ise RTE’nin birinci turda seçilmesi, ama Cumhur’un azınlıkta kalması olurdu bu durumda (gene MHP’nin %11’i düşünülmeden). Muhtemelen buna uygun bir senaryosu da vardı İnce/CHP cenahının; muhtemelen gene İnce’yi ön plana çıkaracak, Meclis ve RTE arasında acil bir krizi zorlayacak bir senaryo.

Ancak hem RTE’nin birinci turda seçilmesi, hem de Cumhur’un mecliste çoğunluğu sağlaması ihtimali muhtemelen hesaplanmamıştı. 24 Haziran gecesi saat 22.00’den sonra başlayan iletişimsizlik, sakarlık ve kafa karışıklığı da bundan kaynaklanmış olmalı.

Akşener cephesinde de benzer bir durum var: İP’nin hesabı, parlamento seçimlerinde çok parçalı bir meclisin üçüncü partisi olmak, Başkanlık seçiminin ikinci turunda ise yüksek pazarlık gücü olan bir faktöre dönüşmek üzerine kurulu olmalı. Ancak bu ikisi de olmadığında Akşener’in önceden hazırlanmış bir cevabı kalmadı. Akşener İnce kadar heyecanlı bir politikacı olmadığı için, ‘Adam kazandı!’ benzeri bir pot kırmadı, ancak iki günlüğüne de ortadan kayboldu, ortaya çıktığında ise etkisiz, sade suya tirit bir açıklamayla yetindi.

24 Haziran gecesi dönen komplo teorilerine bir anlam vermek gerekirse, tepkisiz ve sessiz geçirilen yaklaşık iki saatin, her iki partinin (ve İnce ile Akşener’in), var olduğundan şüphe etmememiz gereken ‘derin devlet’ haber kanallarına danışıp, bu işin içinde bir iş olup olmadığından emin olmaya çalışmalarına gitmiş olması ihtimali çok yüksektir. Yani aslında hepsi o %11’e bir anlam vermeye çalışıyorlardı ‘içeriden’ bilgi arayarak.

Şimdi ise ‘Çanak çömlek patladı’ gibi görünüyor. Bu ihtimaller kümesini hesaplamamış olan İnce/Kılıçdaroğlu/CHP içinde ve arasında bir iktidar kavgası kaçınılmaz, ancak bunun açık açık mı, yoksa kapalı kapılar ardında mı olacağını birkaç gün içinde görürüz.

Meral Akşener ile taze ve örgütsüz partisi, bu durumda nasıl ayakta kalır, mecliste nasıl ittifaklar arar ve gelmekte olan ciddi (hata ölümcül) kriz döneminde ne tarafa meyleder, onu görmemiz için de aylara ihtiyaç var.

Bu arada HDP’nin oyu %12’ye yaklaştı (yani hem MHP’yi hem de İP’yi aştı), mecliste 67 milletvekili olacak (yani hem MHP’den hem de İP’den fazla). Ben birkaç gün buna sevinmek ve bununla ilgilenmek istiyorum izninizle.

 

 

Politics

Geçtiğimiz Pazar gecesi, İskender’in artık olmadığını, konuşamayacağımızı, kavga edemeyeceğimizi, oyun oynayamayacağımızı bilerek yattım. Uzun süre uyuyamadım, uyuduğumsa ise parça parça, huzursuz. Sabaha karşı berbat bir rüyadan uyandım: Ezgi’yle (on dört yıldır birbirimize fiske bile vurmadığımız, sesimizi biraz yükseltsek günlerce vicdan azabı çektiğimiz sevgilim, karım) tekme yumruk birbirimize girmişiz. Ben bir yandan dövüşüyorum, bir yandan da bağıra bağıra Yeats’in ‘The Second Coming’ şiirini okuyorum:

Gitgide açılan bir helezonda döne döne
Duyamaz olmuş doğancıyı doğan;
Dağılıyor her şey, kaçıyor merkezin elinden;
Anarşi salınmış dünyanın yüzüne,
Yükseliyor kanla kararmış sular
Boğuluyor masumların ayini her yerde;
En iyilerin imanı tükenmiş gitmiş,
En kötülerse dopdolu şehvetli bir hevesle.
(W.B. Yeats, The Second Coming)

Uyandığımda aklımda tek bir şey vardı: Bu rüyayı İskender’e anlatmalıyım. Her rüyamı anlatmam İskender’e (aslında çoğunu anlatmam). İskender’e anlatılacak rüyanın içinde şiir olmalı, politik/felsefi hikayeler olmalı ki oturup “rüya yorumluyoruz” bahanesiyle uzun uzun konuşalım, şiir kitapları karıştıralım. Sonra da rüyanın son derece basit, doğrudan yorumuna varıp (ki ikimiz de başından beri biliyoruzdur bunu), konuyu kapatalım. Bu rüyada da aynı şey olurdu herhalde: Yeats’den başlar, kapitalizmin krizine uğrar, krizin aslında kapitalizmin değil uygarlığın krizi olduğu konusunda anlaşır, başka şiirlere bakar, o iki kişilik şiddet anının çağrışımlarını konuşur, sonra da susardık. Sonra İskender bana “Aslında bu rüyanın ne olduğunu biliyorsun, değil mi?” diye sorardı. “Her rüyanın en açık arzusu, o rüyadan uyandığın anda ilk aklına gelen şeydir. Sen bu rüyayı anlatacak bir İskender olsun istiyorsun. Geçmiş olsun, yok artık.”

İskender’in yokluğunu kabul etmem zaman alacak. Hayatımda bu kadar anlaşamadığım tek dostum oldu (ve dostum kaldı). O yüzden o dostlukta bencilliğin, narsisizmin, onaylanma arzusunun neredeyse hiç payı olmadığını çok iyi biliyorum. Kimseyi kayırmazdı İskender, ben de dahil. Ben de buna razı olmayı öğrendim, zor da olsa.

Çarşamba günü, hala alışamamıştım yokluğuna. Salı günü cenazede olabilseydim, belki de cemaat ruhuna kapılır, kaybı kabullenebilirdim, ama emin değilim. Cenazelerdeki ve mitinglerdeki cemaat ruhuna kapılmayı pek beceremem, ciddi bir sakatlık bu, ama tedavi olamadım hala. O yüzden Çarşamba günü Ezgi’yle çıkıp Sainte Catherine kilisesine gittik, belki kendi ayinimizi yapabiliriz diye. İskender’in Hıristiyan ayinine de yabancı olmadığı (aslında hiçbir inancın ayinine yabancı olmadığı) hepimizin malumu. O yüzden birer mum yaktık İskender için. İsa’nın temsili bedeni önünde, duvarda şu yazı vardı:

Ben dirilişim ve hayatım.
Bana iman eden ölse de yaşayacak;
Kim ki yaşamıştır ve bana iman etmiştir, ölmeyecek asla.
(Yuhanna 11, 25-26)

Ölümsüzlüğü şarta-şurta bağlayan bu pasaj da pek yakın değil bana. Ama ne yapalım, Katolik Brüksel’de bulabildiğimiz en yakın ayin bu oldu. Bana kalsa, Taocu bir pasajı yeğlerdim İskender’in anısına:

Başkalarını tanımak zekadır,
kendini bilmek bilgelik.
Başkalarını yenmek kuvvet ister,
kendini yenmek büyüklük.
Servet, yetinmeyi bilmektir.

Ölene kadar yaşamak
yeterince yaşamaktır.
(Tao Te Ching, 33)

İskender’in kendisini tekrar tekrar nasıl yendiğini yıllar boyu imrenerek gözledim. Yetinmeyi bildiğinden hiçbirimizin kuşkusu yoktur herhalde. Biriktirdiği onca bilgiyi, anlamı bol keseden nasıl dağıttığına, dağıttıkça daha da biriktirdiğine tanık olduk hepimiz. “Öğreten kişi” olmadan nasıl öğrettiğini, öğrettiklerinden nasıl öğrendiğini gördük. O yüzden “yeterince yaşadığından” kuşku duymamalıyız. Bunu kabul edemiyorsak, bencilliğimizden (en azından benimki öyle), ondan mahrum kalmaya razı olamamamızdan. Onun bol keseden dağıttıkları yetmedi hiçbirimize; çünkü o dağıttıklarının geldiği yerde çok daha fazlasının olduğundan şüphemiz olmadı hiçbir zaman. Hepimiz biliyorduk onun “başardıklarının”, aslında yapabileceklerinin küçük bir küsuratı olduğunu. O, “büyük işler yapmadan yüceliğe ulaşan” nadir bilge ruhlardan biriydi. Gerçek değerini de ancak önümüzdeki yıllarda bileceğiz.

Shelley’in Keats için söylediklerini tekrarlamalı burada, her ne kadar İskender Keats gibi hayatının baharında çekip gitmediyse de:

Susun, susun! Ölmedi o, uyumuyor—
Hayat rüyasından uyandı sadece—
Asıl biziz fırtınalı kuruntularda kaybolmuş,
Beyhude bir kavgayı sürdüren hayaletlerle,
Ve çılgınca bir vecd halinde saplayıp duran
Ruhumuzun hançerini yaralanmaz hiçliklere.
(P.B. Shelley, Adonais)

Biliyorduk, en kırılganımızdı İskender. En aldırmaz, en kayıtsız, en kaygısız görünenimiz olsa da çok kırılgandı. Otuz seneyi geçti, benden Sting’in Kırılgan şarkısı üzerine bir şeyler yazmamı istemişti Defter için. Ben de ona öfkeli, saldırgan bir şey yazıp vermiştim, belki de o zamanlar Defter’e öfkeli olduğum için. Meğerse “Kırılgan” derken İskender’i kastediyormuşum bilmeden. Uzun uzun yazmak zor, kısa ve öz anlatacak kadar da sabırlı değilim. O yüzden kendi ayinimi gene Taocu bir deyişle bitireyim:

O yüzden bilge ruhlar bir olana sarılır
her şeyi onunla sınar.
Kendilerini göstermedikçe
parlarlar.
Kendilerini savunmaya çalışmadıkça
hakları teslim edilir.
Kendilerini övmedikçe
başarırlar.
Rekabet etmezlerse,
dünyada rakipsiz olurlar.

Eskiler
“kırıl ki bütün olasın,” dediklerinde
yanılıyorlar mıydı?
İşin aslı, bütün olmak
geri dönmektir.
(Tao Te Ching, 22)

İskender parladı, ışığını gören gördü, aydınlanmasa da en azından orada bir yol olduğunun farkına vardı; işte hakkını teslim ediyoruz hep beraber, yaptığı on bin işin hiçbirinde rakibinin olmadığını kabul ediyoruz. İskender kırılgandı, kırıldı, geri döndü. Evinde şimdi.

Uncategorized

 

Frankly, I had been sick and tired of friends of my generation (in their early and mid-sixties now), repeating over and over again that we should “retire” from left-wing/revolutionary politics and make room for the younger generation. There was even one who suggested collective (literal) suicide. It is true that with our old habits and convictions, our experiences that we have interpreted and digested one way (but not in other possible ways), with our grudges and petty comforts, we usually acted as plugs, corks or stoppers, in short, pains in the ass. There seemed, on the other hand, to be no overflowing fountain of youth to be stopped or hindered by our old and worn off (but persistent) existence, at least for the last three or four decades.

Well, this sequence in history seems to be coming to an end.

We are approaching the 50th (Golden!) anniversary of one of the most significant anti-systemic revolutions of our time: 1968 is fifty years old next year. Immanuel Wallerstein called it a “World Revolution”:

For 1968 shook the dominance of the liberal ideology in the geoculture of the world-system. It thereby reopened the questions that the triumph of liberalism in the nineteenth century had closed or relegated to the margins of public debate. […] Liberalism did not disappear in 1968; it did, however, lose its role as the defining ideology of the geoculture. (Immanueal Wallerstein, After Liberalism, p. 139)

1968 was usually described as a “youth movement”; so much so that the radical wing of the movement in the US called themselves “Yippies” (not to be confused with “Yuppies”), the Youth International Party. Throughout these five decades we have exhaustively argued about the problems of positing the main conflict as “Young/Old”. Shouldn’t race, gender, sexual orientation or (as I should have argued as a Marxist) class be the determining divide? Can “Youth” be defined as the bearer of the revolutionary aspirations of an era? Well, yes and no. Of course age is not, cannot be, the determining factor in social change. But gender, sexual orientation or race are not, either—by themselves. Class seems to be such a factor, especially to those of us of the Marxist convinction, but the fates of various revolutions since late 18th century have shown us over and over again that it is not exactly the case in practice. Class actually is the main divide, but little does this determination help us in resolving revolutionary moments (and their aftermaths) in actual history. Class, to use a very shaky metaphor, is the explosive matter; say, gunpowder or TNT. It needs, however, a fuse to become active. Depending on the specific circumstances of an era and culture, this fuse can be women, queer people, immigrants, “inferior” races (the “subaltern” in general, so to speak) and definitely Youth. Without the fuse, the explosive matter remains inert. Without the explosive matter, on the other hand, the fuse just fizzles. For a revolution, we need both (all these potential fuses are, in one way or another, included in the explosive matter anyway). And even this is not enough: we also need an inability on the part of the ruling classes to rule, an inability to juggle the intricacies of class, gender, sexual orientation, race and age, to play them one against the other in order to keep the status quo intact. 1968 was one such event. It exploded and shone brightly for a very significant historical moment. It did not just fizzle, it changed things, it changed the ways we perceived the world, the ways we perceived each other, it changed our language and our way(s) of life in such a way that it can never go back. Then it withered away, and the ruling classes, licking their wounds, re-established the status quo pro ante. But it was not exactly pro ante either. Because even in cases of total defeat, revolutions change things.

Politics

Yes, there is a very significant current of populist nationalism (or nationalist populism—your choice) in the world, not only in the “East” where the despotic state has historic roots (see Modi, Putin, Erdoğan, not to mention Kim Jong-Un), but also in the “West”, which is (supposedly) relatively grown free of these roots (see Trump, Johnson/Farage, Wilders, Le Pen). Yes, those so-called “leaders” think, act, and sometimes look alike. It is, however, too easy (and often misleading) to think of them as “racist guys with weird hair”:

This approach, of course, tends to forget Marine Le Pen who is not a “guy” and has her hair usually under control, and also neglects to mention that for these new-fangled petty would-be dictators, the hair is the easiest aspect to get under control. As a matter of fact, Putin and Erdoğan have no “hair trouble” to speak of, although they are no better in the racism and authoritarianism departments.

The real (and serious) question is, whether there is any lingering, profound truth behind these much talked-about and advertised similarities. That all these leaders are nationalists, populists, and most of the time racists, goes without saying. But what of it? There always have been, and probably will be in the foreseeable future, many of these so-called “politicians”. In what way are they significant at this precise juncture in history?

To start with, it is our reaction to them that is significantly different. And, unfortunately, this reaction is a carefully manipulated and tailored one: we are asked (even goaded) to believe that this new generation of “politicians” are replacing neoliberalism. Neoliberalism, which is supposed to be no different from liberalism, but only newer and shinier; a regime that guarantees our liberties (as long as such liberties do not threaten the perpetual survival of capitalism); a regime that guarantees our happiness (as long as such happiness is found in the unconditional submission to the free market). So, we are supposed to be threatened, because the system that guarantees our liberties and happiness is going to be replaced with something much nastier, isn’t it?

This is the kind of manipulation we are dealing with. So, we are expected to support neoliberals against the “populists”; Hillary Clinton against Trump, Macron against Le Pen, Rutte against Wilders. Nobody asks whether we like Hillary, Macron or Rutte—we are asked to decide not by what we prefer, but by what we want to avoid. Even the phrase “lesser of two evils” is not pronounced much—we are not supposed to think of these choices as “evil” at all, lesser or greater.

Politics Uncategorized

The Guardian published an article about the recent (mis)adventures of Donald Trump by John Daniel Davidson (February 5, 2017), supposedly offering an alternative approach, but only ending up in the same populist/Bonapartist narrative as Trump himself.

What is terribly wrong with this article is that it puts us in an either/or situation. Trump is not only a self-absorbed, narcissistic, racist bigot (maybe not exactly a fascist, but the difference is undetectable right now), but also a clever politico who can exploit the need for change in a considerable percentage of the US population. The fact that the American people was forced into an impossible and sad referendum between Trump and Hillary, was the problem itself. It seemed that in this impossible choice Trump stood for “change” and the “people” and Hillary for the status quo and the elite, but this is no more than an illusion. Nobody stood for real change and for the people: they both stood for the status quo and the elite, but only for different status quos and different elites. Both of them won by a small margin (one the popular vote, the other the Presidency) and Trump became President. If Hillary had won, we would have been a bit more comfortable (or rather, blissful in our own ignorance), because hers is the more familiar status quo (hence less “uncanny”) and the more “professional” elite.

But at this point in history, neither had the means or willingness to resolve the formidably complex issues facing US capitalism. Sanders did have the willingness (but probably not the means), so he was discarded by the Democratic establishment. By doing this, the Democratic Party conceded a possible Trump win, but they probably hoped that Trump couldn’t survive four years of untruth, bullying and ignorance, or, failing that, were sure that even if he did, he could only pave the way for a huge conservative-Democratic victory in 2020. Exactly like the situation in Turkey for the last 15 years. If the Democratic Party had studied the events in Turkey a bit better, however, they could have seen the possibility that Trump might be a keeper, and disrupt and dismantle the status quo in the US without even realising that he was doing so, and do this over and over again, always finding a way to keep popular support even if by the skin of his teeth.

By the way, this is not something we should be unconditionally cheering about (“Hooray, the US system is going down the drain!”) Not because we like the existing status quo, but we, too, are completely unprepared for what is to come next. Again, look at Turkey: there is no rational, defendible oppositon to what is happening, because the existing opposition (both from the left and the right) had already conceded to the status quo, offering no alternatives but the narrative of an abstract “change”, which the AKP and President Erdoğan had already hijacked. Even the far left who seemed to be exteremely critical of the status quo (both “old” and “new”), didn’t have a hope that it could be changed or a clue about how it could (and should) change. Now that it is being forcibly changed (for the worse) by the recent Constitutional Amendment, establishing a “Presidential System” without checks and balances or a functional parliament, everybody is trying to shake off the paralysis and only now trying to think of ways of offering an alternative other than a simple “No!”

Let us hope that the Americans are wiser (and luckier) than us.

Politics Uncategorized

Music

"Edebiyatçı" Olarak Gezgin Ozan

Arada bir “Ben demiştim!” demenin suçlu keyfini yaşayabiliyor insan. Kuşkusuz aşağıdaki (2000 tarihli) yazı parçasını okuyunca “Ben Dylan’ın Nobel alacağını önceden bilmiştim!” demediğimi göreceksiniz. Şarkı yazarı, çağımızın “Gezgin Ozanı”dır. Edebiyat geleneğinin içinden (ya da onunla aynı atadan) gelir. Marifetlerinin arasında 200’den fazla şarkı yazmak da olan Rabindranath Tagore’a 1913’te Nobel veren komite, aynı şeyi 2016’da bir kez daha yaptığında bu kadar da şaşırmamak gerek. Aslında Nobel filan da umurumda değil. Kuşkusuz Dylan o ödülü reddetse çok daha mutlu olurdum. Ama bugünkü Dylan o radikallikten çok uzak artık; muhtemelen yapmaz. Tabii ki o alıntıda Cohen için söylemiş olduğum şeylerin önemli bir kısmını (tamamını değil) Dylan için de söylenmiş sayabilirsiniz. Ödülü Cohen alsaydı, sevincim de, bu “tarihsel ironi” karşısında duyduğum hınzırca keyif de daha büyük olurdu kuşkusuz. Ama ne yapalım ki Dylan daha kıdemli: O ilk albümünü 1962’de yayınlamıştı, Cohen ise 1967’de.

Girizgahı fazla uzatmadan, 2000’de, Şarkı Okuma Kitabı‘nın Girişinde ne demiş olduğumu kısaca aktarayım, bir de Dylan şiir/şarkısı ekleyeyim sonuna:

 

(Şarkı Okuma Kitabı. “Giriş: Ses ve Söz”; Metis Yayınları, Genişletilmiş tekrar basım, 2009, s. 16-17)

[…] Yani kısacası, benim için “şarkı sözü” müziğin bir aksesuarı olmadı hiçbir zaman. Söz ve müzik daima bir bütündü. Sözünü anlamadan müziği de yeterince takdir edemeyeceğimi bildim hep. Nasıl olmasın ki:  Küçük yaşlarımdan beri müzikte kahramanlarım Bob Dylan ve Leonard Cohen’di: İkisi de şarkı yazarı ve şair. Onları örnek alarak başladım şarkı söylemeye. Ama Cohen şarkıları söylediğimde bir yandan da Cohen’in şarkı olmamış şiirlerini okuyordum. Hele Cohen’i hepimiz için “Cohen” yapan şarkının, Suzanne’in aslında “Suzanne Takes You Down” adlı bir şiir olduğunu, 1966’da, Parasites of Heaven (Cennetin Asalakları) adlı kitapta yayımlandığını, Cohen’in bir gün Montreal-New York arası bir şehirlerarası telefon konuşmasında Judy Collins’e şiirini okurken telefon başında şarkıyı bestelediğini öğrendiğimde diyecek bir şey kalmamıştı artık. Şarkı sözü şiirdi: Özel bir şiir türü, ama gene de şiir. O yüzden şiir gibi okunmayı, şiir gibi yaşanmayı da hak ediyordu.

Ancak hem şiirin sınırlı, kendine özgü kuralları olan bir türü, hem de şiirden fazla bir şey. Yoksa oldukça tanınmış (ya da tanınmaya başlamış)  bir şair olan Cohen ne diye bir de şarkıcılık/şarkı yazarlığı macerasına girsindi ki? Eğer insanlara söyleyecek bir şeyiniz olduğuna inanıyorsanız, yazarsınız. Ancak beyaz üzerinde siyahın sınırlı bir ikna ediciliği, sınırlı bir gücü vardır. Bu güç de genellikle okumaya alışkın, söz’ün büyüsüne kapılmaya hazır insanlar üzerinde etkilidir. Oysa şarkı iki dillidir, sözüyle ve sesiyle kavrar, ikna etmeye çalışmaz ama ağza, zihne takılır. On dört yaşında dinlenen bir şarkı bazen otuzlarında yakalar insanı, esir alır, kendine bağlar, kendini yaşatır.

Sizi bir kere bir yerinizden yakalamış olan bir şarkı, bir zaman aralığından sonra yeniden karşınıza çıktığında yaşayacağınız kavuşma sevinci, eski bir dostla en umulmadık bir zamanda yeniden karşılaşmanın sevincini hiç aratmaz. Her şey ne kadar tanıdık, ne kadar yenidir. Duyduğunuz her dize, her melodi parçacığı sizi bir yandan gerilere götürürken,  bir yandan da o güne kadar hiç düşünmediğiniz yeni, farklı anlamlar kazanır.

[…]

Şiir ve şarkı sözünün farklı “raconları” ve farklı tüketilişleri var mutlaka. Bu farklı raconlar da müzikle şiirin farklı faaliyet ve üretim alanları olarak sınırlanmış olmasından doğuyor. Toplumsal işbölümünden yalnızca iktisat metinlerinde bahsedecek değiliz ya; işte burada da karşımızda. Toplumsal işbölümü insan faaliyeti alanları arasına bir duvar çeker, bir faaliyeti, bir üretimi diğerine kapatır. Her alan kendi kurallarını, kendi “raconunu”, kendi yeniden üretim koşullarını oluşturur; artık “dışarıdan” gelecek müdahalelere tahammül edilemez. Böylece bir yandan dev bir müzik sanayii oluşup müzisyenleri ve müzisyen adaylarını dev değirmen taşları gibi öğütmeye, ya yok etmeye ya da budayarak ortalamaya uydurmaya, sıradanlaştırmaya başlar; bir yandan da sanayileşebilecek kadar yaygın bir tüketici kitlesi olmayan şiir, kendine jüriler, yarışmalar, özel yayın organları ve ödüllerden kurulu seçkinci bir lonca sistemi üretir. Şiirle müzik arasında duruyorsanız,  tercihiniz kırk katırla kırk satır arasındadır: Ya daha popüler olduğu için sanayileşmiş, kapitalistleşmiş olan müzik alanına girip “serbest piyasa” koşullarına kurban gideceksiniz, ya da pre-kapitalist lonca sistemi içinde kalan şiirin alanına kapanıp, bir gün seçkinlerin kaymak tabakasının gözüne gireceğiniz anı bekleyeceksiniz.

Leonard Cohen tam da bunu yapmayı reddettiği için her zaman benim bir numaralı kahramanım oldu. Yoksa Kanada gibi bir ülkenin bir numaralı çağdaş şairi olmak, hatta ABD’de de edebi entelijensiyanın kaymak tabakasına dâhil olmak işten bile değildi onun için. Oysa Cohen kalktı bir şarkı yazarı oldu, şarkı söyledi. Bunu yaparken de bir sürü düşman kazandı:  Müzik piyasası onu çok uzun bir süre kabul etmedi, sınırda bekletti. Cazcılar onu “basit” olmakla, rockçular  “sıkıcı” olmakla suçladı. Bunların büyük çoğunluğu da Cohen’in şiirlerini dinleyip o söz ve o müzik arasındaki ince, karmaşık bağlantıyı anlamaya çalışmadı. Çünkü tam da o bağlantı, kendi alanına kapanmış sanat türlerinin varlığı için bir tehdit oluşturuyordu…

 

All Along The Watchtower

“There must be some way out of here,” said the joker to the thief
“There’s too much confusion, I can’t get no relief
Businessmen, they drink my wine, plowmen dig my earth
None of them along the line know what any of it is worth”

“No reason to get excited,” the thief, he kindly spoke
“There are many here among us who feel that life is but a joke
But you and I, we’ve been through that, and this is not our fate
So let us not talk falsely now, the hour is getting late”

All along the watchtower, princes kept the view
While all the women came and went, barefoot servants, too

Outside in the distance a wildcat did growl
Two riders were approaching, the wind began to howl

 

Gözetleme Kulesi Boyunca

“Buradan bir çıkış olmalı” dedi soytarı hırsıza
“Bir keşmekeş burası, bir huzur yok bana
Şarabımı içti tüccarlar, toprağımı eşti çiftçiler
Hiçbiri o zaman bunun kıymetini bilmediler”

“Telaşa mahal yok” dedi hırsız usulca
“Çoğumuza göre hayat bir şakadan ibaret yalnızca
Ama sen ve ben, gördük geçirdik bunları, kaderimiz değil bu
Yalan yanlış konuşmayalım şimdi, saat artık geç oldu.”

Gözetleme kulesi boyunca, manzaraya hâkimdi efendiler
Gelip geçerken tüm kadınlar ve yalınayak hizmetçiler

Bir yabankedisi uzaklardan tısladı
İki atlı yaklaşırken rüzgâr ulumaya başladı

(Çeviren: Ezgi Keskinsoy)

 

 

Save

Books Music

Darbeye karşı sokakta nasıl direnilir: Milletvekili Victor Baudin 1851'de Louis Napoleon darbesine karşı sokakta: How to take to the streets against a coup: Deputy Victor Baudin against Louis Napoleon's coup in 1851
1851: Milletvekili Baudin darbeye karşı

 

Darbeye karşı sokakta nasıl direnilir: Milletvekili Victor Baudin 1851’de Louis Napoleon darbesine karşı sokakta.
How to take to the streets against a coup: Deputy Victor Baudin against Louis Napoleon’s coup in 1851.

Uncategorized